|

| |
|
ABD ve AB’nin AKP savaşı |
|
AK Parti’nin neden kapatılmak istendiğinin gerçek sebepleri giderek netleşiyor.
AK Parti Hükümeti’ne baskı uygulayan çevreler, isteklerini bazı gazeteciler ve siyasetçiler vasıtasıyla açıkça dile getirmeye başladılar.
AK Parti’den ne isteniyor?
Dolaylı yollardan da olsa, aslında açık seçik dile getirilen talepler şöyle özetlenebilir:
1- Uygulamakta olduğun ekonomi modelini değiştir. Küresel sermaye ile irtibatını kes.
2- Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün benimsediği politikaları uygulayan bakanlarını değiştir.
Bu 2 talebin asıl anlamı şu: “Türkiye’yi Avrupa’ya yakınlaştırmaktan vazgeç; tamamen ABD rotasına çevir.”
Peki, bu talepler yerine getirilmezse ne olur?
Ne olacağı, “1 Mayıs kutlamaları” konusunda medyanın aldığı tavırdan belli oldu. Belli ki, AK Parti direnecek olursa, ABD tarafından kontrol edilen bütün büyük medya kuruluşları AK Parti’ye karşı ortak tarruza geçecekler. Bunun yanı sıra, ülkenin asayişini allak bullak edecek provokasyonlar tertiplenecek.
Peki, Hükümet bu baskılara direnebilir mi?
Eğer AK Parti’de bir politika ve strateji birliği olsaydı, böyle bir direniş belki mümkün olabilirdi. Ancak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hâkim kanadı arasında, Türkiye’nin Avrupa Birliği ittifakında değil Amerika Birleşik Devletleri ittifakında yer alması konusunda – 22 Temmuz seçimlerinden önce- bir mutabakata varıldığı anlaşılıyor.
Dolayısıyla, Hükümetin ağırlıklı bir kanadının aslında direnmeye gerek görmediği de gayet açık.
“Kapatma davası, İngiltere merkezli olarak yapılmış bir Avrupa darbesidir” şeklindeki analizi doğru kabul etsek bile, geldiğimiz aşamada ABD’nin bu darbeyi kendi lehine çevirdiği ve kontrolü tekrar ele geçirdiği bir gerçek.
Başbakan Erdoğan, ‘durup dururken ekonomi politikalarını ve bazı bakanlarını değiştiremeyeceğine göre, bunun en “kitabına uydurulmuş” yolu, hükümetin düşürülüp, yerine yine Erdoğan’ın başkanlığında bir hükümet kurmak ve bakanlar kurulunu değiştirmek olacaktır…
Erdoğan’ın Siirt planı
Bu plan için yol haritası da epeyce şekillendi. Daha şimdiden, “Erdoğan’ın Siirt planı” gazete sayfalarındaki yerini almış durumda.
Bu öngörüye göre, 3 Kasım seçimlerinde siyasî yasaklı olması sebebiyle milletvekili olması engellenen Erdoğan, Siirt seçimlerinin yenilenmesi sayesinde nasıl Başbakanlık koltuğuna oturduysa, yine benzer şekilde Başbakan olup hükümeti kuracak.
Bu öngörüye göre, süreç şöyle işleyecek:
- Anayasa Mahkemesi AK Parti’yi kapatma kararı verecek. Başbakan Erdoğan da siyasî yasaklı hâle gelecek.
- Sonra, milletvekillerinin tamamı AK Parti milletvekillerinden oluşan illerden birinde, bütün milletvekilleri istifa edecek.
- Bunun üzerine, Anayasa’nın 78. Maddesi’nin son fıkrası devreye girecek. Buna göre;
“Bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde üyesinin kalmaması hâlinde, boşalmayı takip eden 90 günden sonraki ilk pazar günü ara seçim yapılır. Bu fıkra gereği yapılacak seçimlerde Anayasa’nın 127. maddesinin 3. fıkrası hükmü uygulanmaz.”
- Yani, ara seçim beklenmeden, 90 gün içinde Bayburt, Gümüşhane, Karabük, Bolu veya Düzce illerinden birisinde ‘ara seçim’ yapılacak.
- Yapılacak seçimde, AK Parti veya yerine kurulacak olan parti aday çıkarmayacak.
- Böylece Erdoğan’ın, “bağımsız milletvekili” olarak Meclis’e taşınması garantiye alınacak.
- Erdoğan’ın TBMM’ye girmesi ve yemin etmesinin ardından, hükümet istifa edecek.
- Cumhurbaşkanı Gül, yeni hükümeti kurma görevini “Bağımsız Milletvekili” Recep Tayyip Erdoğan’a verecek.
- Böylece Erdoğan, en fazla 3 ay kabineden uzakta kalmış olacak. Bağımsız milletvekili olarak TBMM çatısı altında hükümet kuracak.
Gül, Bakanlar Kurulu’nu onaylar mı?
Tabi bu arada, Erdoğan’ın Avrupa kanadını dışarda bırakarak hazırlayacağı yeni Bakanlar Kurulu listesinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanması gerekecek. Acaba Gül, böyle bir listeyle karşılaştığında nasıl bir tavır takınacak? Erdoğan’la kabine pazarlığına girecek mi? Yoksa bu pazarlık, daha ona “hükümeti kurma görevi”ni vermeden önce yapılmış mı olacak? Erdoğan’la Gül arasında böyle bir pazarlık önceden yapılmaz da, Gül kendisine sunulan listeyi beğenmezse ne olacak? Sürecin bu aşaması sessizce halledilebilecek mi, yoksa bazı çalkantılar mı meydana gelecek? Bu süreçte meselâ Bülent Arınç’ın Erdoğan’a karşı sert çıkışlar yaptığına şahit olur muyuz? Doğrusu, sürprizlere açık bir aşama…
Değiştirilmesi istenen bakanlar
Bugün gazetesinin haberine göre, “kellesi istenen bakanlar” şunlar:
- Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik
- Sağlık Bakanı Recep Akdağ
- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler
- Tarım Bakanı Mehdi Eker
- Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım
Fakat, bu listede önemli bir bakanlığın eksik kaldığı da görülüyor. Eğer ABD, AK Parti’nin dış politikasını da değiştirmesini istiyor ve “Avrupa’ya yakın” olduğu için Ali Babacan’dan rahatsızlık duyuyorsa, yapılacak revizyonda o da koltuğunu kaybedecek demektir…
Gül, taraftar çemberini genişletmeye çalışıyor
Derinlerde böyle bir “fırtına öncesi sessizlik” yaşanırken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, satranç tahtasında taşlarını oynamaya devam ediyor.
- Abdullah Gül, “15. Orta Avrupa Ülkeleri Liderleri Zirvesi” için gittiği Makedonya’nın Ohri şehrinde yaptığı açıklamada özetle, “Türkiye üye olursa, Avrupa Birliği küresel bir güç hâline gelir” dedi.
AB’nin küresel bir güç olması demek, ABD’ye rakip olması demektir. Yani Gül’ün verdiği mesajın siyasî tercümesi şudur: “AB eğer ABD’ye rakip olmak istiyorsa, Türkiye’nin üyeliğini kabul etmek zorundadır…”
- Abdullah Gül, selefi Ahmet Necdet Sezer gibi Çankaya’ya tıkanıp kalmak yerine, dış politikada aktif bir rol üstleniyor…
- İçinde bulunduğumuz “uluslar arası mücadele” sürecinde dış dünyaya karşı bu mesajları veren Gül, Türkiye içinde de kendi etrafında bir ittifak halkası oluşturup, bu halkayı kuvvetlendirmeye ve genişletmeye de çalışıyor.
- Toplumun değişik kesimlerine mensup isimleri Köşk’e davet ediyor, sadece Meclis’te grubu olan partilerin değil, Meclis dışındaki siyasî partilerin liderlerini de yemekte biraraya getirip görüşlerini -ve tabii gönüllerini- alıyor.
- 1 Mayıs olayları’nı değerlendirirken, “1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması konusunda sendikalar ve hükümet arasında yaşanan gerilimden üzüntü duyduğunu” söylüyor, “Umarım önümüzdeki yıllarda 1 Mayıs tatil olur. / herkes olup bitenlerden ders çıkarır. Gelecek yıllarda daha güzel kutlanır” diyor.
- Abdullah Gül, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’un gözaltına alınması hakkında da, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’dan bilgi istiyor…
Bütün bu “sessiz faaliyetler”, Abdullah Gül’ün gelişmeler karşısında seyirci durumunda kalmadığını / kalmayacağını gösteriyor.
Cumhurbaşkanı seçimi sürecinde elde ettiği halk desteğinin devam ettiği de görülüyor.
Bu durumda, Abdullah Gül’ün arkasındaki halk desteğinin azaltılması için, onu kamuoyunda küçük düşürmeye, itibarını ve etkinliğini zayıflatmaya yönelik olarak, bazı “medya operasyonları” beklenebilir… Herhalde, Gül’ün ve ona destek verenlerin de bu ihtimaller karşısında uygulayacakları bir “B planı” vardır…
ABD-AB savaşının sonucu Türkiye’nin vereceği karara bağlı
Kısacası, dünyadaki siyasî düzenin yeniden şekillenmesinde en önemli unsur, Türkiye’nin uygulayacağı ekonomi ve dış politikası olacak.
Bir başka ifadeyle, ABD’nin ve AB’nin âkıbeti bir bakıma Türkiye’nin vereceği karara bağlı.
Şu dönemde birbirleriyle ölüm kalım mücadelesi içine girmiş olan ABD ve Avrupa da, Türkiye’nin kendi menfaatlerine uygun bir karar vermesi için birbirleriyle alabildiğine şiddetli bir savaşa tutuşmuş durumda… Savaş alanı ise Türkiye ve AK Parti…
Taraflardan biri bu savaşı kazanana kadar, Türkiye’de şiddetli çalkantılar olması artık kaçınılmaz bir hâle geldi. Bu savaşın en az 8-9 ay süreceği, etkisinin 1 yıla yayılacağı tahmin edilebilir.
Öyle anlaşılıyor ki Türkiye, 2009 yılına yeni bir yapılanmayla girecek…
|
|
|
|
Yorum Ekle |
| |
|
|
|
| | |
|
|