|
Şairin şiirlerinden örnekler:
KORE’YE GİDEN KARDEŞLERİME
Tarih altın sayfalar donatmış, hazırlamış
Şan ve şeref taşıyan Kore yolcularına
Ne zaman ki süngüler yatağından fırlamış
Korku gelmiş kuzeyin bahtsız solcularına.
Yolcu!.. gezdiğin yerler, bin asır, on bin devir
Ceddinin dolaştığı savaş bölgeleridir
Göz yumma, etraftaki dağlara bir baş çevir.
Silinmemiş onların korkunç gölgeleridir.
Sen iyi savaşırsan bir dünya kurtulacak
Demek, yağız Mehmet’im cihan sana muhtaçmış
İnsanlık bu sayede haklarını alacak
Bütün eller duada, melekler kanat açmış.
Sulhu korumak için yedi iklimi aştın
Asırlar nasıl anmaz senin temiz adını
İşte bu bir hakikat “kaftan kafa” ulaştın
Ne öksüzler, ne dullar bekliyor imdadını.
Arkadaşlık ettiğin ordular öğünüyor
Çünkü onlar tanırlar seni Çanakkale’den
Düşmanların önünde saç yolup dövünüyor
Karanlıklar açıldı yaktığın meşaleden.
Kudret kaynağın senin elindeki al sancak
Kıtalar ötesinede yel vurdukça kabarsın
Düşmanların kahrolsun budur dileğim ancak,
Bütün dünya yok olsa sen TÜRK’sün yine varsın.
Her girdiğin savaşta düşman bulur zevali
Cehennemi söndürür açarsın gülistanlar
Dumlupınarlar gibi, Sakarya’lar misali
Nesillere armağan kalacak bu destanlar.
TÜRKÜ
Aşkın bahçesinden seyran istersen
Yerinde bir bina bünyat edersin
Laleden sümbülden elvan istersen
Elbette esbabın icat edersin.
At gayrı başından yazmayı, tülü
Göster nur cemalin gezme örtülü
Gördükçe bu bağda açılmış gülü
Bülbül olur sende feryat edersin.
Ela gözler bütün dünyayı değer
Cevherlerde olmaz sendeki değer
Bu aşkın yolundan şaşarsam eğer
Ümidim var beni irşat edersin
Ağardık eskidik sanki çul olduk
Kıymetimiz düştü geçmez pul olduk
Sen sultan biz sana o ki kul olduk
İster satar ister azat edersin.
DEDİM DEDİ
(Erzurumlu Emrah gibi)
Dedim hasta nedir dedi gönlümdür
Dedim hicran nedir dedi ölümdür
Dedim sana neden ceylan demişler
Dedi o bir sırdır bildirmemişler
Dedim ince kalem dedi kaşımdır
Dedim gözden akan dedi yaşımdır
Dedim sana neden canan demişler
Dedi o bir sırdır bildirmemişler
Dedim dalda elma, dedi yanağım,
Dedim kiraz nedir, dedi dudağım.
Dedim sana neden kurban demişler
Dedi o bir sırdır bildirmemişler.
Dedim ince ince, dedi belimdir
Dedim gümüş ayna, dedi elimdir,
Dedim sana neden uzman demişler,
Dedi o bir sırdır bildirmemişler.
Dedim nurdan yuva, dedi soyumdur,
Dedim fidan nedir, dedi boyumdur
Dedim sana neden vildan demişler
Dedi o bir sırdır bildirmemişler
Dedim cefa nasıl, dedi böyledir,
Dedim melek misin, dedi öyledir.
Dedim sana neden insan demişler
Dedi o bir sırdır bildirmemişler.
Dedim şafak nedir, dedi rengimdir,
Dedim şu ŞİNEKLİ, dedi dengimdir.
Dedim sana neden sultan demişler.
Dedi seni bana kul eylemişler.
BETERİN BETERİ
- Fıkra-
Bir gün adamın biri, yola çıkar piyade,
Gideceği yer uzak, düşüncesi ziyade…
Bir, iki üç gün gider, nihayet pek bunalır,
Bir ağaç gölgesine çekilir nefes alır.
Üç gündür yol gidiyor, gevşemiş ilikleri,
Hiç mecali kalmamış, sızlıyor kemikleri.
Adım atmak mesele, düşünür derin derin,
Yüzü aynası sanki, taşıdığı kederin.
Kendi kendine der ki; “bu hayat çekilir mi?
At, araba var iken piyade gidilir mi?
Varılacak menzile daha bir günlük yol var,
Bu bir günlük yol bana geliyor bir ay kadar.
Şimdi bir at olsa da binseydim rahat rahat,
Ulaşırdım yerime geçmeden iki saat…”
O anda kulağına bir ses geldi civardan,
“Ey yolcu! Çok konuşma, utan perverdigardan,
Sağlığın yerindedir, vücudun sapasağlam,
Bu nimeti takdir et yoluna eyle devam.
Sırtında yükün yoktur, göz görerek bakarak,
Ağır ağır gidersin, oturarak, kalkarak.
Unutma ki; her şeyde beterin beteri var,
Halbuki sende şimdi yalnız alın teri var.”
Yolcu düşünür biraz, bu ne biçim bir ihtar,
Bundan beter ne var ki, etmeli mi itibar?
Bu sözün manası ne, bak kaldı mı mecalim?
Bir gün daha yürürsem ne olur benim halim?
Diyerek gelen sesi istihfafla karşılar,
Kalkar gider yoluna hem söylenir hem kızar.
“Beterin beteri var” ne manasız lakırdı,
Hem yorgunluk, hem bu söz bütün kalbini kırdı.
Bu hiddetle giderken yoluna yorgun argın,
Bakmış, yolda birisi öfkeli ve pek dargın.
Bir merkep sıpasını uğraşır kaldırmağa,
Kalkamazsa tutup da savuracak ırmağa.
Lakin sıpa yorulmuş, kalkamıyor yerinden,
Uzatmış bacakları, inliyor kederinden.
Bu hal fazla kızdırmış herhalde sahibini,
Savurduğu küfürler belki de geçti bini.
Bu sırada yaklaşır yanlarına beriki,
Birdenbire yüzüne sayı ile bir… iki…
Tokat iner ve hemen peşinden bir de sopa,
Neye uğradığını anlamaz yolcu baba.
Adam bir de üstelik gösterir silahını,
“Al silahı sırtına keserim iflahını.
Sen bomboş yol yürü de bu sıpa yolda kalsın,
Hem de onun sahibi bu derece bunalsın.
Çabuk yanaş beriye, sırtını çevir köpek!
Senden daha kıymetli taşıyacağın eşek!”
Büyük bir hüzün ile bizim yolcu kafadar,
Sırtlar koca sıpayı, başı belaya çatar.
Üç günlük yorgunluğa tahammül edemezken,
Bu yorucu yolları boş halde gidemezken.
Şimdi nasıl yürürsün, sırtında koca sıpa,
İtiraza imkan yok, iner başına sopa.
Çaresiz yol alırlar, giderler yavaş yavaş,
Ona pek ağır gelir, bu sıkıntı bu telaş.
Şimdi çoktan aradı az evvelki halini,
O zamanki rahatın anladı zevalini.
Sırtında ki götürdüğü sıpa olmasa meğer,
Üç gün daha yol gitse yoruldum der mi meğer?
O anda kulağında deminki ses uğuldar,
“Beterin beteri var, beterin beteri var…” |