REMZİ ABBASOĞLU

 

“YÖREMİZ ŞAİRLER” köşesine, 1913 yılında Çaykara’nın, Ataköy (Şinek) kasabasında dünyaya gelen Merhum ve mağfur Remzi Abbasoğluyla başlıyoruz. İlkokulu o zaman Of ilçesine bağlı bir kasaba olan  Çaykara’da okumuştur. Tıpkı ileride göreceğimiz bir çok şairimiz gibi ilk okuldan sonra imkansızlık sebebiyle tahsiline devam edememiş çalışmaya başlamıştır. Uzun yıllar adliye katipliği ve özel idare memurluğu yapmıştır.  1979 yılında da Hakkın Rahmetine kavuşmuştur.

Remzi Abbasoğlu, hakikaten büyük bir şairdir. Türk halk edebiyatının şiir Standardlarında eserler vermiştir. 11’li 14’lü hece vezinlerini çok ustaca kullanmış ve bu kalıplarla, koşmalar, güzellemeler, taşlamalar ve mizahi anlatımlar yapmıştır. Yörenin gazete ve dergilerinde, kendi ismiyle olduğu gibi; Karadenizli Remzi ve Remzi mahlaslarıyla şiirleri yayınlanmıştır. Ayrıca nükteleri ve hazır cevaplılığıyla da bölgede isminden söz edilir.

Altay YİĞİT Hocamızın ‘ÇAYKARA VE FOLKLORU’ isimli kitabında yayınladığı, merhum şairimizin bir nüktesini özetleyerek aşağıya alıyorum:

Merhum Abbasoğlu maaşının arttırılması için bağlı bulunduğu kuruma müracaatta bulunur. Fakat ona gelen cevapta; sicilinin temiz olduğu, lakin müracaat süresinin geçmesi sebebiyle maaş yükseltilmesinin  mümkün olmadığı beyan edilir. Gelen cevabın altına şu mısraları düşerek tebellüğü yapmış ve yazıyı dosyasına koymuştur.

 

Sen küçük bir memursun elbet çile çekersin

Kabil mi kodamanlar sana bir paye versin?

Saman çöpü gibisin üfleyince düşersin

Etek öpme, kul olma, bekle terfi edersin

Ölme eşşeğim ölme, yonca biter de yersin.

 

 
 

Şairin şiirlerinden örnekler:

KORE’YE GİDEN KARDEŞLERİME

Tarih altın sayfalar donatmış, hazırlamış

Şan ve şeref taşıyan Kore yolcularına

Ne zaman ki süngüler yatağından fırlamış

Korku gelmiş kuzeyin bahtsız solcularına.

 

Yolcu!.. gezdiğin yerler, bin asır, on bin devir

Ceddinin dolaştığı savaş bölgeleridir

Göz yumma, etraftaki dağlara bir baş çevir.

Silinmemiş onların korkunç gölgeleridir.

 

Sen iyi savaşırsan bir dünya kurtulacak

Demek, yağız Mehmet’im cihan sana muhtaçmış

İnsanlık bu sayede haklarını alacak

Bütün eller duada, melekler kanat açmış.

 

Sulhu korumak için yedi iklimi aştın

Asırlar nasıl anmaz senin temiz adını

İşte bu bir hakikat “kaftan kafa” ulaştın

Ne öksüzler, ne dullar bekliyor imdadını.

 

Arkadaşlık ettiğin ordular öğünüyor

Çünkü onlar tanırlar seni Çanakkale’den

Düşmanların önünde saç yolup dövünüyor

Karanlıklar açıldı yaktığın meşaleden.

 

Kudret kaynağın senin elindeki al sancak

Kıtalar ötesinede yel vurdukça kabarsın

Düşmanların kahrolsun budur dileğim ancak,

Bütün dünya yok olsa sen TÜRK’sün yine varsın.

 

Her girdiğin savaşta düşman bulur zevali

Cehennemi söndürür açarsın gülistanlar

Dumlupınarlar gibi, Sakarya’lar misali

Nesillere armağan kalacak bu destanlar.

 

TÜRKÜ

Aşkın bahçesinden seyran istersen

Yerinde bir bina bünyat edersin

Laleden sümbülden elvan istersen

Elbette esbabın icat edersin.

 

At gayrı başından yazmayı, tülü

Göster nur cemalin gezme örtülü

Gördükçe bu bağda açılmış gülü

Bülbül olur sende feryat edersin.

 

Ela gözler bütün dünyayı değer

Cevherlerde olmaz sendeki değer

Bu aşkın yolundan şaşarsam eğer

Ümidim var beni irşat edersin

 

Ağardık eskidik sanki çul olduk

Kıymetimiz düştü geçmez pul olduk

Sen sultan biz sana o ki kul olduk

İster satar ister azat edersin.

 

DEDİM DEDİ

                    (Erzurumlu Emrah gibi)

Dedim hasta nedir dedi gönlümdür

Dedim hicran nedir dedi ölümdür

Dedim sana neden ceylan demişler

Dedi o bir sırdır bildirmemişler

 

Dedim ince kalem dedi kaşımdır

Dedim gözden akan dedi yaşımdır

Dedim sana neden canan demişler

Dedi o bir sırdır bildirmemişler

 

Dedim dalda elma, dedi yanağım,

Dedim kiraz nedir, dedi dudağım.

Dedim sana neden kurban demişler

Dedi o bir sırdır bildirmemişler.

 

Dedim ince ince, dedi belimdir

Dedim gümüş ayna, dedi elimdir,

Dedim sana neden uzman demişler,

 Dedi o bir sırdır bildirmemişler.

 

Dedim nurdan yuva, dedi soyumdur,

Dedim fidan nedir, dedi boyumdur

Dedim sana neden vildan demişler

Dedi o bir sırdır bildirmemişler

 

Dedim cefa nasıl, dedi böyledir,

Dedim melek misin, dedi öyledir.

Dedim sana neden insan demişler

Dedi o bir sırdır bildirmemişler.

 

Dedim şafak nedir, dedi rengimdir,

Dedim şu ŞİNEKLİ, dedi dengimdir.

Dedim sana neden sultan demişler.

Dedi seni bana kul eylemişler.

 

 

BETERİN BETERİ

                                      - Fıkra-

Bir gün adamın biri, yola çıkar piyade,

Gideceği yer uzak, düşüncesi ziyade…

 

Bir, iki üç gün gider, nihayet pek bunalır,

Bir ağaç gölgesine çekilir nefes alır.

 

Üç gündür yol gidiyor, gevşemiş ilikleri,

Hiç mecali kalmamış, sızlıyor kemikleri.

 

Adım atmak mesele, düşünür derin derin,

Yüzü aynası sanki, taşıdığı kederin.

 

Kendi kendine der ki; “bu hayat çekilir mi?

At, araba var iken piyade gidilir mi?

 

Varılacak menzile daha bir günlük yol var,

Bu bir günlük yol bana geliyor bir ay kadar.

 

Şimdi bir at olsa da  binseydim rahat rahat,

Ulaşırdım yerime geçmeden iki saat…”

 

O anda kulağına bir ses geldi civardan,

“Ey yolcu! Çok konuşma, utan perverdigardan,

 

Sağlığın yerindedir, vücudun sapasağlam,

Bu nimeti takdir et yoluna eyle devam.

 

Sırtında yükün yoktur, göz görerek bakarak,

Ağır ağır gidersin, oturarak, kalkarak.

 

Unutma ki; her şeyde beterin beteri var,

Halbuki sende şimdi yalnız alın teri var.”

 

Yolcu düşünür biraz, bu ne biçim bir ihtar,

Bundan beter ne var ki, etmeli mi itibar?

 

Bu sözün manası ne, bak kaldı mı mecalim?

Bir gün daha yürürsem ne olur benim halim?

 

Diyerek gelen sesi istihfafla karşılar,

Kalkar gider yoluna hem söylenir hem kızar.

 

“Beterin beteri var” ne manasız lakırdı,

Hem yorgunluk, hem bu söz bütün kalbini kırdı.

 

Bu hiddetle giderken yoluna yorgun argın,

Bakmış, yolda birisi öfkeli ve pek dargın.

 

Bir merkep sıpasını uğraşır kaldırmağa,

Kalkamazsa tutup da savuracak ırmağa.

 

Lakin sıpa yorulmuş, kalkamıyor yerinden,

Uzatmış bacakları, inliyor kederinden.

 

Bu hal fazla kızdırmış herhalde  sahibini,

Savurduğu küfürler belki de geçti bini.

 

Bu sırada yaklaşır yanlarına beriki,

Birdenbire yüzüne sayı ile bir… iki…

 

Tokat iner ve hemen peşinden bir de sopa,

Neye uğradığını anlamaz yolcu baba.

 

Adam  bir de üstelik gösterir silahını,

“Al silahı sırtına keserim iflahını.

 

Sen bomboş yol yürü de bu sıpa yolda kalsın,

Hem de onun sahibi bu derece bunalsın.

 

Çabuk yanaş beriye, sırtını çevir köpek!

Senden daha kıymetli taşıyacağın eşek!”

 

Büyük bir hüzün ile bizim yolcu kafadar,

Sırtlar koca sıpayı, başı belaya çatar.

 

Üç günlük yorgunluğa tahammül edemezken,

Bu yorucu yolları boş halde gidemezken.

 

Şimdi nasıl yürürsün, sırtında koca sıpa,

İtiraza imkan yok, iner başına sopa.

 

Çaresiz yol alırlar, giderler yavaş yavaş,

Ona pek ağır gelir, bu sıkıntı bu telaş.

 

Şimdi çoktan aradı az evvelki halini,

O zamanki rahatın anladı zevalini.

 

Sırtında ki götürdüğü sıpa olmasa meğer,

Üç gün daha yol gitse yoruldum der mi meğer?

 

O anda kulağında deminki ses uğuldar,

“Beterin beteri var, beterin beteri var…”

 

 

Merhum şairimizin şiirleri bunlarla sınırlı değil. Halk şiirinin hemen her dalında  başarılı eserler vermiştir. Bu köşede daha sonra, manilerine, taşlama ve atışmalarına yer vereceğiz.