|
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile tarım alanında yürüteceği müzakere
süreci, Brüksel’de, 5 Aralık 2005 tarihinde başlamıştır.
Müzakereler, 3 Ekim 2005 tarihinde Avrupa Birliği Konseyi
tarafından açıklanan “Çerçeve Belge” hükümleri uyarınca
yürütülecektir.
Çerçeve
Belge’nin 3 no’lu eki, görüşmelere konu olacak 35 müzakere
başlığına ilişkin bir liste vermektedir. Buna göre; “tarım ve
kırsal kalkınma”, “gıda güvenliği, hayvan ve bitki sağlığı” ile
“balıkçılık” olmak üzere üç müzakere başlığı, tarım sektörünü
doğrudan ilgilendiren konular olarak öne çıkmaktadır.
Bunun
yanında; ”malların” – “hizmetlerin” – “sermayenin” ve “işgücünün
serbest dolaşımı”, “sosyal politikalar ve istihdam”, “bölgesel
politikalar ve yapısal araçların uyumlaştırılması”, “çevre”,
“tüketici ve sağlığın korunması” ile “gümrük birliği” olmak üzere
dokuz müzakere başlığında, tarım sektörüne ilişkin çalışmalar
gerçekleştirilecektir.
Öncelikle ve önemle belirtilmelidir ki, yaşanacak olan, günlük
kullanım dilinde geçerli olan ve tarafların karşılıklı rızalarının
uyumlaştırılmasına yönelik bir uzlaşma arayan “müzakere süreci”
değildir. Tarım sektöründe görüşülecek olan, AB’nin tüzük (regulations),
karar (decision), görüş (opinion) ve tavsiye (advice)
hiyerarşisinde bağlayıcılığa sahip mevzuatının Türkiye’ye
aktarılmasına yönelik zaman ve finansman planlamasıdır.
Türkiye
gibi, 39 milyon hektar ile 25 üyeli AB’nin toplam tarım alanının %
23’ü oranında tarım alanına sahip, toplam istihdamının % 33’ü
tarımda çalışan büyük bir ülkede, yukarıda ifade edilen işin
gerçekleştirilebilmesi, hem Türkiye’nin etkili ve doğru
politikalar izlemesi hem de Topluluğun, tıpkı diğer aday ülkelerde
olduğu gibi, sektörel sorunları giderip farklı yapıların
uyumlaştırılmasına yönelik irade ortaya koyması, buna yönelik
yönetimsel ve finansal araçları devreye sokması ile mümkündür.
Oysa
görülmektedir ki, AB bu anlamda tam tersi bir tutum
izlemektedir. Müzakere Çerçeve Belgesi, tıpkı 17 Aralık
2004 tarihli Konsey Kararı’nda olduğu gibi, tarım sektörü,
yapısal politikalar ve kişilerin serbest dolaşımına yönelik “uzun
geçiş dönemleri”, “derogasyonlar”, “özel düzenlemeler” ve “kalıcı
koruma hükümleri” getirilebileceğini; serbest dolaşım alanında üye
devletlere azami rol verileceğini ifade etmektedir.
Buna
karşılık Türkiye’nin talep edebileceği geçici tedbirler
bağlamında; geçiş dönemleri kısa ve az sayıda olacak, Birliğin
kural ya da politikalarına bir değişiklik getirmeyecek, bunların
sağlıklı işleyişini bozmayacak ve rekabete büyük ölçüde zarar
vermeyecektir.
Bu
bağlamda, Türkiye tarım sektörünün Topluluğa getireceği yük ve
sorunlardan uzak kalma konusunda açık bir çaba sergileyen ve bu
alanda bir sorumluluk almaktan kaçınan AB, mali alanda da benzer
bir tutum sergilemektedir.
“2000 – 2006 yılı AB 25 Finansal Çerçevesi”nin
de ortaya koyduğu üzere, AB tarım ve kırsal kalkınma
önlemlerine halen yılda 42 milyar Euro düzeyinde harcama
yapmaktadır. Oysa, genişleme öncesi tarım yardımı düzeyi, yılda
520 milyon Euro ile sınırlandırılmıştır. Genişlemeden tarıma
aktarılan fon miktarı ise, en çok 3.4 milyar euro / yıl ile
sınırlı kalmıştır.
“Bütçe
dengeleyiciler” politikaları çerçevesinde, ileriye yönelik olarak,
genişleme politikalarının Birliğe maliyetini sürekli olarak
kontrol etme ve indirgeme eğilimi içinde olan AB’nin, ne bugün
ne de 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’nde sözü edilen
ve 2014’ten itibaren başlayacak olan döneme ilişkin olarak
oluşturulacak Mali Çerçeve’de, Türkiye’nin tarım müktesebatına
yönelik olarak ortaya çıkacak maliyeti karşılamaya istekli
olmadığı açıktır.
Nitekim,
6 Ekim 2004 tarihli İlerleme Raporu ve Etki Değerlendirme
Raporu’nda, halen AB’de uygulanan OTP’nin(Ortak Tarım
Politikası) Türkiye’de uygulanması halinde, Doğrudan Gelir
Desteği için 8 milyar Euro, Pazar önlemleri için 1 milyar Euro,
Kırsal Kalkınma önlemleri için de 2.3 milyar euro olmak üzere
toplam 11.3 milyar Euro kaynak gerektiği ifade edilmekte,
geçiş süresinin 2025’i aşması durumunda, hesabın değişeceği de
ayrıca ifade edilmektedir.
Buna
karşılık Türkiye, ancak 3.3 katrilyon TL düzeyinde bütçesinden
tarıma transfer yapabilmekte, başka bir deyişle AB düzeyinin
1/6’sı kadar kaynağı tarımına aktarabilmektedir.
Batı kaynaklı hesaplamalar, Türk tarımının AB’ye
uyumunun, yılda 20 milyar Euro’nun üzerinde bir kaynağa ihtiyaç
duyduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşılık, böyle bir kaynağın
tarıma ayrılması konusunda ne AB ne de mevcut Hükümet’in bir
planının olmadığı açıktır.
Yukarıda
açıklanmaya çalışılan gerçeklerin ortaya koyduğu tablo, sürecin
Türkiye için sorunlu bir geleceğe işaret ettiğini ortaya
koymaktadır. Şöyle ki;
Gerekli mali yardım yapılmadan
gerçekleştirilebilecek olası bir üyelikte, tarıma yönelik kalıcı
derogasyonların kaldırılması halinde; AB
Ortak Tarım Politikası’nın üç temel ilkesinden “Mali Dayanışma”
dışında kalan diğer ikisi olan “Pazar Birliği” ve “Topluluk
Tercihi” nin işlemesiyle; “Etki Değerlendirme Raporu” nda da
belirtildiği gibi, yalnızca yaş meyve ve sebze, fındık, koyun
eti ve bakliyat alt sektörlerinin rekabetçi olabileceğini, diğer
alanlarda ise AB tarımsal ürünlerinin Türkiye pazarını
dolduracağını öngörmek zor değildir…
Bunun
yanında, DİE rakamları ile ortaya konulan kırsal yoksulluk
verileri, mutlak yoksul oranını % 9.3, göreli yoksul oranını %
21.8 olarak belirlemektedir. Böyle bir ortamda, iç ticaret
hadlerinin sürekli tarım aleyhine gelişimi, kırsal alanda
yaşayanların büyük bir kopuşla kentlerin varoşlarına doğru
yönelmesi sonucunu doğuracaktır.
Türkiye’de sivil istihdamın % 33’ü olan 7.2 milyon işgücünün tarım
sektöründe çalıştığı, bunların aileleri ile birlikte 25 milyona
yakın nüfusu oluşturdukları, sanayi ve hizmetler sektörünün,
sırasıyla 4 ve 11 milyonluk istihdam kapasiteleri ile yeni
istihdam yaratamadıkları, Türkiye’deki işsizlik oranının % 9 ila %
10 arasında değiştiği bilinmektedir.
İşte bu ortamda, işsizlik ortalaması % 8 olan AB,
kişilerin serbest dolaşımına kalıcı derogasyon getirerek, bu
alanda üye devletlere azami bireysel rol tanıyarak, tarımdan
kopacak 6 milyon işgücünün, aileleri ile birlikte doğuracağı
problemleri Anadolu coğrafyasına hapsetmek istemektedir.
Bu
bağlamda, tarım yanında serbest dolaşıma ve yapısal politikalara
getirilebileceği ifade edilen kalıcı derogasyonlar ve ilk kez bir
aday ülkeye uygulanan “Birliğin hazmetme kapasitesi”, tarım
sektöründen gizlenen konulardır. Bu durum, “Kopenhagh
kriterlerinin yerini tarım kriterleri aldı” şeklindeki görüşün
gerekçesini oluşturmaktadır.
Yine
aday ülkelerden yalnızca Türkiye’ye uygulanan bir başka yaptırım,
her müzakere başlığının açılmasında ve kapatılmasında, üye
ülkelerin onaylarının zorunlu tutulmasıdır. Bu durum, “tarım ve
kırsal kalkınma”, “gıda güvenliği, hayvan ve bitki sağlığı” ile
“balıkçılık” olmak üzere tarımla ilgili üç müzakere başlığında,
25 üye ülkeden toplam 150 onayın gerekli olduğunu ortaya
koymaktadır.
Teknik
çalışmaların ötesinde, siyasi değerlendirmelerin öne çıktığı
ortamda, bu onayların alınmasında oluşabilecek zorlukları öngörmek
zor değildir…
Kaldı
ki, ilgili AB belgelerinde sözü edilen; “müktesebatı üstlenme
kapasitesini tam olarak yerine getirememesi durumunda, mümkün olan
en kuvvetli bağla Topluluk yapılarına demirlemesi sağlanacaktır”
ibaresi, Avusturya’nın 3 Ekim sürecinde gösterdiği çabaların maddi
temelinin kurgulandığına ilişkin açık bir gösterge niteliğindedir.
Tüm bu açıklamalardan sonra, sürecin “teknik
kısmına” ilişkin değerlendirmeler de aşağıda belirtilen şekilde
olacaktır.…
5 Aralık
2005 tarihi itibariyle, tarım alanında “müzakerelerin”
başlayacağı; ilk iki aşamanın “tanıtıcı” ve “ayrıntılı tarama”
süreci olacağı ifade edilmektedir.
Öncelikle, 1999 Helsinki Zirvesi’ni izleyen süreçte, tarım
mevzuatına ilişkin pre – screening ve
screeining süreçlerine yönelik çalışmalar
gerçekleştirilmiş, belirli alt sektörlerde tarama işlemi
tamamlanmıştır. Şimdi, bu çalışmaların tekrarlanacağı
anlaşılmaktadır…
Bilindiği üzere, Katılım Ortaklığı Belgesi ni takiben
yayımlanan ve revize edilen Ulusal Program, tarım sektörüne
ilişkin altı alt başlık taşımaktadır: “Yatay Konulara İlişkin
Düzenlemelere Uyum”, “Veterinerlik Mevzuatına Uyum”, “Bitki
Sağlığı Mevzuatına Uyum”, “Ulusal Kırsal Kalkınma ve Ormancılık
Stratejilerinin Oluşturulması”, “Gıda Güvenliği ve Kontrolü”,
“Ortak Piyasa Düzenleri”.
Sözü
edilen alanlarda, geçen süreye karşın, son derecede sınırlı
düzeyde çalışma gerçekleştirilebildiği açıktır. Bunda, Tarım
Bakanlığı’nın yönetim yapısının yetersizlikleri yanında, AB
tarafının tutumu da önemli rol oynamıştır.
Sözgelimi, Türkiye’nin net dışalımcı olmaya aday olduğu
“veterinerlik mevzuatına uyum” alanında AB birçok projeyi
desteklemiş ve mevzuat uyumunda mesafe alınmıştır.
Buna
karşılık; “Hububat ve çeltik”, “Sığır ve dana eti”, “Süt ve süt
ürünleri”, “Taze meyve ve sebze”, “İşlenmiş meyve ve sebze”,
“Zeytinyağı”, “Şarap”, “Şeker”, “Tütün” alt başlıklarından oluşan
ve önemli oranda mali kaynak gerektiren Ortak Piyasa Düzenleri
alanında, Türkiye’nin acil ihtiyaçlarına yönelik olarak
gerçekleştirilen mevzuat uyumu çalışmaları ve müdahale kurumu
(intervention agency) kurulması çalışmaları, kaynak
gerektirmesi ve AB tarafından desteklenmemesi–onaylanmaması
nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.
Bu
durum, AB ile ilişkilerin, iddia edildiği gibi “ev ödevini
eksiksiz yapma” temelinden çok öte anlamlar taşıdığını açıkça
göstermektedir.
Süreç,
bilgiyle donanmış, dünya ve Türkiye tarım politikalarını çok iyi
bilen, dikkatli, inançlı, kendine güvenli, ulusal yararları koruma
konusunda aktif tutum alabilecek bir ekibin, Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı çatısı altında kurulmasını gerekli kılmaktadır. Bu
ekipte, ziraat mühendisi ve veteriner hekimlerden oluşacak tarım
uzmanları yanında; hukukçu – iktisatçı ve çevirmenlerin etkili bir
işbirliği gerekmektedir.
Tarım ve
Köyişleri Bakanlığı’nın mevcut yapısının, kimi özverili tutumlara
karşın, yukarıda çerçevesi çizilen yapıdan nitelik ve nicelik
olarak uzak olduğu açıktır. Bu bağlamda, Bakanlığın kadrolarını
takviye etmesi, çalışanlarını etkili bir hizmet içi eğitime tabi
tutması yanında, meslek kuruluşları ve ilgili sektör temsilcileri
ile gerçek anlamda bir işbirliği sürecine açık, katılımcı ve
saydam bir tutum izlemesi gerekmektedir.
Ancak, tüm bunlara karşın, AB
sürecinin siyasi – sosyal ve ekonomik içeriğinden uzak, “salt
teknik” bir çalışma sürecinin, Türkiye’nin orta dönem çıkarlarına
aykırı bir politika seçimi olacağı bilinmelidir. |