- Nail ÇELEBİ -

 

 
 E - Posta : nailcelebi@nailcelebi.gen.tr  

 

 

KRİZLER VE TÜRKİYE EKONOMİSİ

 

Türk ekonomisinde 2001 Şubatındaki devalüasyonla patlak veren ekonomik krizin oluşmasını anlayabilmek için yakın geçmişte ki iki gelişmeyi hatırlamamız gerekmektedir. Bunlardan birincisi 1988 yılında uluslararası sermaye hareketleri üzerindeki bütün kısıtlamaların konvertibiliteye geçiş adıyla kaldırılmasıdır.Bu karar sonucunda Türkiye ve dış dünya arasındaki her türlü para transferine tam bir serbestlik tanınmış, ayrıca Türk vatandaşlarının istedikleri gibi döviz bulundurmalarına ve bankalarda döviz hesabı açmalarına izin verilmiştir. 32 Sayılı Karar olarak bilinen bu gelişmeyle de devrin hükümeti bütçeyi finanse etmek için uzun vadeli dış krediler ve vergiler yerine kısa vadeli iç borçlanmaya gidilmesine karar vermiştir.Bu iki kararın eşzamanlı olması tesadüf değildir.
Bu program,1980’lerin başından itibaren IMF’nin gelişmekte olan ülkelere önerdiği standart programdı ve IMF söylemine göre bunları yapan ülkelere yabancı sermaye akacak ve bu ülkelerin kalkınması büyük hız kazanacaktı.Gerçek amaç ise, gelişmiş ülkelerdeki durgunluk sebebiyle yatırım alanı bulmakta zorlanan finans sermayesine, Kambiyo kontrollerini kaldırtarak, ülkemizin uluslararası finans sermayesine, yani sıcak paraya açılmasını sağlayarak,tabii finans sermayesi içinde devlet tahvili ve hisse senedi piyasalarını kurdurarak yeni yatırım imkânları yaratmaktı.
Türkiye program paketinde yer alan ödevlerden ilk ikisini 1989’da yerine getirdi; hisse senedi borsası da 1991’de faaliyete geçti.Böylece, Türkiye’de ekonomi kavramını faiz-döviz-borsa üçgenine hapseden ve 10 yıl içinde ülke ekonomisini yangın yerine çeviren sistemin temelleri atılmış oldu.
1989’da başlayan iç borçlanma oyunu kötü yönetim yüzünden birkaç yıl içinde çıkmaza girdi. Kamu maliyesi kısa sürede bu kolay finansman yöntemine bağımlı hale gelmişti.Borç senetlerinin başlıca müşterileri ise sınırlı sayıda yerli ve yabancı finans kurumuydu. Birkaç yıl içinde devlete istedikleri faizi dikte ettirecek hale gelmeleri zor olmadı.
Ancak,Yerli ve yabancı finans kurumlarına,1993 sonunda istedikleri faiz verilmeyince 1994 başında fonlarını yurt dışına taşıyarak 1994 devalüasyon’una yol açtılar.
Devalüasyon nedeniyle sıkışan piyasayı rahatlatmak amacıyla bu defa zamanın hükümeti, iç borç oyununu yeniden başlatmak için bankalara üç aylık bonolar % 50, yani yıllık bileşik % 406 gibi akıl dışı oranlarda satıldı. Ortaya çıkan bütçe açığı kemer sıkmayla, esas olarak da devlet bankalarının Hazinenin ikinci kasası olarak kullanılmasıyla karşılandı. Böylece başımıza dert olan “kamu bankalarının görev zararları” hikâyesi başladı.
Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşunun (Aralarında bankalar gibi finans kurumları yok; hepsinin aslî fonksiyonu üretim.) devlete borç vererek elde ettiği kâr 1994’te toplam gelirlerinin % 50’sine ulaşmıştı. 1999’da ise bu oran % 88 oldu. Bu süreç sonucunda Türkiye’nin yalnız iç borcu değil dış borcu da artıyordu, çünkü hükümetin “konvertibilite” adını taktığı kambiyo serbestisi sayesinde yabancı fonlar da bu kârlı işten yararlanabiliyordu.Bunu Türkiye’deki yerli bankalara Hazine bonosu/devlet tahvili yatırımlarını finanse etmek için kredi vermek suretiyle gerçekleştirmeleri halinde de Türkiye’nin hem iç, hem de dış borcu artıyordu.
18 Nisan 1999 tarihinden sonra kurulan 57.Hükümetin kendi uzman kadrolarıyla hazırladığı ekonomik kalkınma programını uygulamaya koymasından itibaren istikrarlı ve uyumlu koalisyon şartlarından hoşnut olmayan kimi çevreler,Türkiye’nin 1 Ocak 2000’de IMF desteğiyle başlattığı stand-by programını başarısız kılabilmek için,bu defa;
Dünyada Ermeni lobisini kışkırtma faaliyetlerine başlayarak ABD,Fransa ve İtalya Parlamentolarından sözde Ermeni katliamları ile ilgili karar çıkartılar,Ülkemizde F tipi cezaevlerinin durumu gündeme taşındı,Devamında hapishanelerde toplu kararlar alınarak başkaldırılar başlatıldı ve açlık grevlerinin başlatılmasına önayak olundu.Eşzamanlı olarak Nuriş adıyla bilinen çete gündeme getirildi. Rahşan affı olarak bilinen af”ın çıkartılması zorunlu hale getirilerek suçluların dışarıya çıkması sağlandı.Daha sonra iki polisin şehit edilmesiyle polislerin yürüyüşü sağlandı.Sağ-Sol çatışmasının şartlarını oluşturmak maksadıyla,İstanbul-Zeytinburnu Ülkü Ocağında bir gencimizin şehit edilmesi de arzu edilen maksadı oluşturmayınca bu defa,Uluslararası finans çevreleri ile yerli işbirlikçileri 16 Kasım 2000 tarihin de borsadan 7.3 milyar Dolara çekerek borsa çökertildi.Bunu gören hükümet o gün için Dünya Bankasından 6.1 milyar dolar para bularak amaçlanan krizi önledi.Ancak yapılan pansuman tedbir olmuştur.
Kasım 2000 tarihine kadar gelişen olaylardan da anlaşılacağı üzere,21 Şubat 2001 devalüasyonunu Cumhurbaşkanı Sezer ile Başbakan Ecevit arasındaki tartışmaya bağlayan yaklaşım gerçekleri yansıtmaktan uzaktır. O tarihte medyada olayın bu şekilde yansıtılmasındaki amaç, IMF’nin ve Türkiye’deki IMF cilerin krizdeki sorumluluğunu gizlemek olmuştur.
Türkiye 1 Ocak 2000’de IMF desteğiyle başlatılan stand-by programıda hedeflenen amacına ulaşmadı. Çünkü,16 Kasım ve 21 Şubatta, yurt dışına çıkan para tutarı 13 milyar dolar olmuştur.
IMF nin Asıl hedefi,Türk ekonomisini yönetmek üzere Dünya Bankası memurlarından Kemal Derviş in Meclis dışından bakan olarak hükümete sokulması olmuştur.
Nitekim,Derviş bakan olur olmaz Sorosun adamlarının da içinde yer aldığı NED uzmanları(Ulusal Demokrasi Fonu)ve diğer ABD li uzmanlar Türkiye ye geldi.Devamında TESEV,TÜSİAD ve IMF aracılığıyla 15 günde 15 yasa dayatması başlatılarak.Hep bir ağızdan siyasette yeniden yapılanma olmazsa batacağız söylemleri başlatıldı. Halbuki bu dönem ekonominin en acil müdahaleye ihtiyaç duyduğu dönemdi.Ve Derviş ne böyle bir kriz yönetimi için gereken formasyona sahipti, ne de sadece bir iki yılını geçirdiği Türkiye’yi doğru dürüst tanıyordu.Derviş IMF’de bile çalışmamıştı, kriz yönetimiyle ilgili bir kurum olmayan, sonuçta bir banka olan Dünya Bankasında “Yoksullukla Mücadele” gibi bir bölümün başındaydı.
21 Şubat 2001 tarihli kiriz sonrasında Önce piyasanın talep ettiği dövizin satılması ve iki gün sonra da devalüasyona gidilmesi,devalüasyon döviz açık pozisyonlarını 37 milyar dolar civarına çıkarmış olan bankacılık sisteminin iflasına yol açtı.
Çünkü,almış oldukları döviz cinsi borçların TL karşılığı bir taftada iki katına çıkmıştı.Oluşan zarar Türk bankacılık sisteminin toplam sermayesinden daha büyüktü.
Devalüasyonun arkasından zincirleme gelen banka devirlerinin 2001 yılında devlete resmî maliyeti 15 milyar dolar oldu.2001 yılında iç talep % 10 oranında daralmasına rağmen, Türk ihracatçıları dalgalı kur yüzünden beklenen ölçüde bir ihracat artışı sağlayamadı; bu da kısa vadede durgunluktan çıkışın tek yolunun tıkanması demekti. 2002’nin ilk altı ayında da aynı durumun devam etmiştir.Çünkü, 18 Ocak 2002 tarihli Niyet Mektubunda 2002 yılında büyümenin ihracata dayalı olacağı açıkça belirtilmişti.
Türkiye 27 Ay Sonra Hâlâ Krizde, Tünelin Ucu Da Görünmüyor.
Çünkü:Cari açık 2002 yılında 1.5 milyar ABD Dolar iken
2003 yılında 7 milyar ABD Dolara ve
2004 yılında da16 milyar ABD Dolara çıkmıştır.(Cari açık tahmini 7.6 milyar ABD Dolardır.)
Bu sonuç,Türkiyenin 2005 yılı içinde 16 Milyar ABD Dolar dış borç bulmasını ve ayrıca sıcak para olarak ülkemizde dolaştığı bilinen 20 Milyar ABD Doları da içerde tutmaya çalışmak zorunda olduğuna işaret etmektedir.
2001 yılında Cari açık/GSMH oranı % 5 olduğunda kriz olmuştu.Bugün bu oran % 5.3 dür.
21 Şubattan 27 ay sonra Türk ekonomisindeki manzara şöyle:
2000 sonunda % 62 olan kamu borcu/GSMH oranı şu anda % 85. Bu Türkiye gibi bir ülke için çok yüksek bir oran. Sene başında talep yetersizliği sonucu döviz kurunun gerilediği, enflasyonun düştüğü bir ortamda kamu borç stoku/GSMH oranı gerilemeye başlamıştı. Ancak Mayıstan itibaren yaşanan kur ve faiz yükselişi sonucunda bu gerileme durdu, kamu borç stoku oranı yeniden yükselişe geçti. Demek ki bir yıldır Türk halkının çektiği bütün sıkıntılara rağmen kamu borcunun çevrilmesini ilk hedef kabul eden IMF yaklaşımıyla bir arpa boyu yol gidebilmişiz. Türkiye ekonomisi hızlı bir büyüme trendi yakalamadan, perişan olmuş bankacılık sistemiyle bu borcu uzun süre taşıyamaz.
Önümüzdeki kamu kesimi dış borç ödemelerine bakınca burada da sürdürülemez bir tablo olduğunu görüyoruz: 2003 13.4 milyar dolar, 2004 17.8 milyar dolar, 2005 16.8 milyar dolar ( 2006 rakamı henüz açıklanmadı, fakat 2006’da yalnızca IMF’ye olan dış borç ödemesinin 10 milyar dolar olduğunu biliyoruz. O halde toplam rakam 37 milyarın üzerinde olacaktır. ) Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar açısından gittikçe olumsuza dönen bir uluslararası ortamda iç borcun döndürülmesinde, dış borcun ödenmesinde yeni tökezlemeler yaşaması kaçınılmaz. Bu Türkiye’nin önümüzdeki birkaç yıl boyunca ( daha doğrusu görünen gelecekte ) dış borçlarını ödeyebilmesi için sürekli IMF’ye avuç açmak zorunda kalması demektir.Gerçekçi olmak gerekirse, Türkiye hangi tavizleri verirse versin IMF de her yıl Türkiye’ye 8, 10 milyar veremez. Mevcut gidişatın sonu, Türkiye her isteneni yerine getirse dahi, moratoryumdur.Bu konudaki gafletin sonu Türkiye’yi Arjantin olmaya götürür.
Büyüme cephesinde de iyimser olmayı sağlayacak bir tablo yok. Geçen yıl GSMH’daki % 9.4’lük, yatırımlardaki % 31’lik rekor daralmalardan sonra bu yıl şimdiye kadar gözlenen büyüme çok cılız, ve hemen tamamen stok yenileme kaynaklı; dolayısıyla geçici. Kalıcı ekonomik büyümeye geçişin göstergesi olan yatırımlarda hiç bir kıpırdanma yok. Dalgalı kur yüzünden ihracatta da kayda değer bir artış sağlanamıyor. % 6.5 gibi rekor bir faiz dışı bütçe fazlası hedefi, yani gereğinden çok daha sıkı bir maliye politikası da iç talebin artışını engelliyor. Sonuç, devalüasyonun 27. ayında ekonomide hâlâ bir kıpırdanma yok, işini kaybedenler hâlâ işsiz.
Bankacılık sistemine gelince, sistemdeki toplam mevduat devalüasyon öncesine göre reel olarak % 6 küçülmüş, devalüasyon öncesinde % 41 olan kredi/mevduat oranı % 24’e gerilemiş. Yani bankacılık sektörü için gerçek bankacılık bir yan uğraş haline gelmiş. Mevduatların sadece % 27’sine denk gelen, kriz öncesine göre reel olarak % 62 oranında daralan banka kredileri arasındaki sorunlu kredilerin oranı % 32.Bu sorunlu kredi oranıyla hiç bir bankacılık sektörü bankacılık yaparak yaşayamaz. Derhal güçlü, kalıcı ekonomik büyüme başlamazsa Türk bankacılık sektörü yok olmaya mahkûmdur.
Özetle Türk ekonomisinin mevcut sorunlu yapısıyla istikrarlı bir büyüme grafiği yakalaması mümkün görünmüyor. Mevcut sorunlu yapının da bu yapıyı ite kaka götürmeye çalışan IMF yaklaşımı içinde çözülmesi söz konusu olamaz. Bu rotada ısrar, Türk ekonomisindeki sorunların ileride daha da ağırlaşmasına yol açacak, Arjantin örneğinde görüldüğü gibi, işler iyice sarpa sarınca IMF de işin içinden sıyrılacaktır.
Maalesef bu zorlu tedbirlerin şu anda alınması durumunda ekonominin istikrar kazanıp yeniden büyüme rayına oturması 2.5 yıl öncesine göre daha zorlaşmıştır, çünkü yanlış uygulamalarla geçirilen 2.5 yıl içinde borç üstüne borç eklenmiş, sabit sermaye tahribatı daha büyük boyutlara ulaşmıştır. Fakat izlenecek başka bir yol da yoktur. Türk halkı vatanseverliğine, dürüstlüğüne güven duyduğu bir hükümetin yönetiminde bu zorlu mücadele için gereken her türlü fedakârlığa katlanacaktır. Kapalı kapılar ardında dış güçlerle yapılan pazarlıklar sonucu oluşturulan “tahsilat” mantığına dayalı programların ise hiç bir zaman toplumdan destek bulması mümkün olmayacaktır.
Türkiye Güney Amerika’da yer almıyor; Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu gibi dünyanın en sorunlu bölgelerinin tam ortasında. Bu konuda fazla söze gerek yok. Ekonomik olarak uzun süre zaafiyet içinde kalan bir Türkiye Cumhuriyeti güvenliğini sağlamakta, birliğini, bütünlüğünü, hükümranlığını korumakta zorlanacaktır; bu açıktır. Bu itibarla mesele sadece iktisatçıları ya da ekonomi yönetimini değil, ülkesine karşı sorumluluk hisseden her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını ilgilendirmektedir.
Türkiye ye 2004 yılın da giren sıcak para 1.7 Milyar ABD Dolarıdır.Bunun 958 Milyon ABD Doları Sabit Yatırım karşılığı,1.3 Milyar ABD Doları karşılığı ise yabancılara yapılan gayrımenkul satış karşılığıdır.Sıcak para merkezleri de New York yani ABD ve Londra Yani İngiltere dir.Buna rağmen;
Son olarak, Türk ekonomisini içine düştüğü zaafiyetten kurtarmak için atılması gereken cesur adımların önündeki en büyük engelin IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası kurumlar ya da bu kurumları yöneten Batılı büyük devletler değil, kraldan çok kralcı olan, Türkiye’nin ne pahasına olursa olsun Batı’nın boyunduruğunda yaşamasını isteyen TC pasaportlu lobi olduğu unutulmamalıdır.

Çıkış,Büyümeyi Esas Alan, Teslimiyetçi Olmayan Ulusal Politikalardadır.

 
 ARŞİV
 
 KASIM 03 OCAK 04  MART 04
 AĞUSTOS 04 ARALIK 04 ŞUBAT 05
 MART 05  
   
 
 

 

Karadeniz FM
BeOnAir Radio
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Trabzon'da Hava Durumu
 
Taşkıran Resmi Sitesi © Copyright - Tüm hakları saklıdır.