- Nail ÇELEBİ -

 

 
 E - Posta : nailcelebi@nailcelebi.gen.tr  

 

 

İMF ve TÜRKİYE İMF

 

01-22 Temmuz 1944 tarihleri arasında ,Amerika’nın New Hampshire Eyaletinin Bretton Woods Kasabasında toplanan ve 44 ülke temsilcisinin katıldığı ve savaşın meydana getirdiği ekonomik sorunların nasıl çözümlenebileceğini ve savaş sonrası dünya ekonomik düzeninin alması gereken şeklin tartışıldığı uluslar arası bir konferans sonunda kurulmuştur.Kuruluş tarihi 27 Aralık1945’tir.Türkiye IMF’ye 19 Şubat 1947’de katılmıştır. Konferansta iki farklı plan tartışılmıştır.İngiliz görüşünü yansıtan Keynes Planı ve Amerikan görüşünü yansıtan Wight Planı. Keynes Planı ,birliğin siyasi etkilerin dışında durması,yönetimin teknik bir personele bırakılmasını öngörüyordu. Wight Planı,bir istikrar fonu,birde Dünya Bankası öngörüyordu.İstikrar fonuyla sabit kur mekanizmasına dayalı bir uluslar arası para sistemi,Dünya Bankasıyla da Avrupa’nın yeniden imarı ve azgelişmiş ülkelerin kullanması için dış finansman sağlanacak bir uluslar arası mali sistem hedeflenmiştir. Dünya Bankası aracılığıyla,projelere fonlar yönlendirdi ve sonuçta onlarında diğer gelişmiş ülkelerle rekabet etme gücünü de artırması hedeflendi.Daha sonra uzunca bir süre de Devletin ekonomiden el çekmesini hızlandıracak kimi özendiricilerle güçlendirdi.Bunlardan en önemlisi özelleştirme faaliyetleri ile bugün çok hararetle tartıştığımız devletin küçülmesi ,devletin tasarruf içinde olması gibi tedbirler de yer almaktadır. İstikrar Fonu (Uluslar arası Para Fonu), Üye ülkelerin önceden belirlenmiş katılma kotalarıyla oluşturulmasını ve dış açık veren ülkelere kotaları oranlarında belirlenecek limitler içinde kredi sağlamayı öngörüyordu. IMF,Dünyada sermayenin yolunu açan ve onun serbest dolaşımını ve karını garantileyen bir araç olarak uygulanmıştır. Ve Amerikan politikalarının bir yürütme aracı olarak da gelişmekte olan ülkelerin ABD’ye olan bağımlılığını artırmaktadır. IMF”nin bugün itibariyle 184 üyesi vardır.Herbir üyenin 250 temel oyu ve herbir özel çekme hakkı için ilave 1 oyu vardır.ABD’nin oy hakkı,toplamın yüzde 17.29’u,Almanya’nın yüzde 6.06’sı,Fransa ve Japonya’nın yüzde 5.01’i ve İngiltere’nin yüzde 6.20’sidir.Bu 5 ülkenin payı yüzde 39.57’dir.Toplamdaki oy yüzdesinden anlaşıldığı gibi özellikle ABD’nin istemediği bir kararın alınması güç ve hatta neredeyse imkansızdır. 1946 yılının sonunda Türkiye’nin 65.1 milyon sterlin rezervi ve 64.3 milyon sterlin bir dış borcu vardı.Bu durum 1950’lerde süratle değişti ve 1958’de Türkiye ,içine girdiği ödemeler dengesi krizini aşabilmek için IMF’ye ilk niyet mektubunu sunmuştur. 30 Temmuz 1958’de IMF Yönetim Kurulu tarafından onaylanan ilk istikrar paketi 4 Ağustos 1958’de yürürlüğe girmiştir.Paketteki önlemlerden birisi dolar kurunun 2.80 liradan 9 liraya çıkarılmasıydı.Bundan sonra IMF ile Türkiye arasındaki stand-by antlaşmalarının ve istikrar paketlerinin sonu gelmedi ve paketlerdeki koşulların sayısı da gittikçe artmıştır. IMF destekli istikrar programları özellikle 1990 yılından itibaren Yönetim Kurulunun aldığı kararlar gereği önkoşullara bağlanmıştır.Ancak bu dayatmacı davranış, sadece ekonomik dengeleri zayıf ve siyasi etkinliği fazla olmayan ülkelere uygulanmıştır. Gelişmiş ülkeler de zaman zaman IMF den kredi çekmişlerdir;fakat IMF onlara karşı farklı davranmış ve yapısal koşullar dayatmamıştır. Türkiye’nin IMF’yle stand-by antlaşması olmadan yaşadığı en uzun dönemler 16 Ağustos 1971-24 Nisan 1978 arası ile 4 Nisan 1985-8 Temmuz 1994 arasıdır. Türkiye”nin IMF den aldığı bütün kredilerin onayı ön koşullara bağlıdır.Ortalama yapısal koşul sayısı;1987’de 2 iken,1994’te 7’ye,1997-99 arasında 14’e çıkmıştır. Aralık 1999’da IMF’ye verilen niyet mektubu 12 önkoşul ,5 yapısal performans kriteri ve 11 yapısal kriter olmak üzere toplam 28 yapısal koşuldan ibarettir.Bunlardan 7’si vergi ve harcama reformu,2’si özelleştirme,diğerleri ise tarım ve bankacılıkla ilgilidir. IMF’nin Özelleştirme,yönetişim,tarım ve benzeri alanlarda istediği yapısal tedbirlerin çoğunun doğruluğu kanıtlanmamış,tartışmalı politika tekliflerinden ibarettir.Ve kendi uzmanlık alanının dışındadır. 2001 Şubat krizinden sonra Mayıs ayında verilen yeni niyet mektubu da 79 önlem ihtiva etmektedir ve bunlardan 27’si yapısal koşuldur.Bu koşullardan 14’ü finansal sektör ,4’ü özelleştirme,4’ü vergi 5’i ise şeffaflıkla ilgilidir. Her şeyden önce IMF politikaları dayatmacıdır.”Biz,en iyisini biliriz.Önerdiklerimizi ya yaparsınız ya yapmazsınız.Yapmazsanız gerisini siz düşünün”mantığı içindedir.Türkiye’de Şubat 2001 krizinden sonra 15 günde 15 yasa çıkartılması isteği ,bu dayatmacılığa bir örnektir. Eski Maliye Bakanlarımızdan Ekrem Pakdemirli’nin dediği gibi IMF’siz yaşamak da,en az onunla yaşamak kadar imkansızdır. Ülkeleri IMF’nin kapısına düşüren krizler,sürdürülemeyecek ekonomik ya da mali dengesizliklerden kaynaklanmaktadır.Bu dengesizliklerin en önemlileri kamu açıkları ve şirketlerin varlıklarıyla yükümlülükleri arasındaki ya da bunların vade yapıları arasındaki dengesizliklerdir.Bu dengesizlikler kendilerini döviz krizi, banka krizi, borç krizi ya da bunların çeşitli kombinasyonları halinde açığa vurulabilir.1950’lerden itibaren Türkiye’de görülen krizler zaman içinde ağırlıkları değişmekle birlikte esas itibariyle cari işlemler açıklarından ve kamu açıklarından kaynaklanmıştır.Son 10 yıldır her kriz bir öncekinden daha yoğun hale gelmiştir.Bu krizlerin yol açtığı iç ve dış borçlanma,Türkiye”nin sık sık IMF’nin kapısını çalmasını zorunlu hale getirmiştir. Türkiye için acı olan tarihin tekerrür etmesi ve tarihten yeterli dersin çıkarılmamış olmasıdır. Osmanlının son dönemlerinde Maliye Nazırlarının başarısı,dışardan aldıkları borçlarla ölçülür hale gelmişti.Bu Osmanlıyı,mali ve ekonomik açılardan bir müstemleke ya da yarı müstemleke haline getirmişti. Seferdeyken kendisinden borç isteyen Lehistan Kralına Dördüncü Murat.”para hemen gönderilsin” buyurmuş ve nedenini sorana,”çünkü bugün borç alan yarın emir alır”demiştir. 1854’ten itibaren borç almak;ama hangi koşullarda olursa olsun borç almak ve bunu savurganca harcamak,Osmanlıda bir alışkanlık haline gelmişti ki Avrupa’dan alınan ilk borç, 1854 yılında Dolmabahçe Sarayı inşa edilirken alınan 3 milyon 300 bin liralık borçtur. Borç almayı alışkanlık haline getiren Osmanlı 6 Ekim 1875’te iflasını ilan etmiştir.1876 Nisanında ise bütün borç ödemeleri durdurulmuştur ve 20 Aralık 1881 tarihli Muharrem Kararnamesine kadar hiçbir ödeme yapılmamıştır. Muharrem Kararnamesiyle borçlar tamamen ödeninceye kadar devletin gelirlerinin bir kısmı,yabancılardan müteşekkil Düyunu Umumiye İdaresine bırakılmıştır.Bunların en önemlileri Tuz İnhisarı,Tütün İnhisarı,İpek Öşrü ve Damga resmi gelirleriydi.Düyunu Umumiye İdaresi,tütün tekelini 22 Mayıs 1882 tarihinde kurulan ve kısaca Reji Şirketi olarak bilinen bir Fransız şirketine verilmiştir. Düyunu Umumiye nin personel sayısında bir sınırlama yoktu ve personelin masrafları Osmanlı tarafından ödeniyordu. Düyünu Umumiye Devlet içinde Devletti.Topladığı paraları istediği gibi harcıyordu.Hatta İtalya,Trablusgarp Savaşını;yani Libya işgalini,Duyunu Umumiye idaresin den sağladığı bir istikrazla finanse etmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra istikrarlı büyümeyi hedefliyen Türkiye,maalesef 1950 li yıllardan itibaren Osmanlının 1854 li yıllarında yaşadıklarını yaşar hale gelmiştir.Yani çok partili yaşama geçtikten sonra da Türkiye aşamadığı hastalığı olan;ayağını yorganına göre uzatmamak dan kurtulamamıştır.Kaynak nereden bulunursa bulunsun alalım,büyüyelim ve harcama yapalım; ama bu harcamaların kaynağını oluşturacak olan vergilerin toplanmasında yeteri kadar duyarlı olmayalım,hatta doğru dürüst kaynak yaratmak için çabamız olmasın ve harcamalardan doğan gelir gider farkını da borçlanarak karşılayalım arzusu kalıcı politikamız haline gelmiştir. Nitekim,Türkiye 50-60 döneminde, 60-80 döneminde,ve hatta 1980’den sonra finansal liberalizasyonun olduğu dönemlerde bu fazla büyüme arzusunu,bu büyümeyi finanse edebilecek sağlıklı kaynaklara dayandıramadığı içindir ki,Uluslar arası para Fonuyla 19 tane antlaşma yapmıştır. Özellikle Türkiye’nin şu anda yaşadığı sorunlar ve bütün 90’lar boyunca yaşadığı sorunlar Türkiye’nin denetimsiz, hesapsız ve zamansız bir şekilde bu serbestleştirme adımını atmasından kaynaklanmaktadır. Günümüzde,Milli gelirden en fazla paya sahip olan %5’lik grup, milli gelirin neredeyse 1/3’ünden fazlasını,%20’lik grup da milli gelirin %50’sinden fazlasını alıp götürüyor.Sadece faiz ödemelerine ayırdığımız bütçe, istihdamın neredeyse yarısını karşılayan tarım kesiminin yarattığı katma değerden daha fazlasına tekabül ediyor. 90’lar Türkiye’sinden 2002 yılı sonuna kadar bir yandan enflasyon artıyor,bir yandan büyüme azalıyor,bir yandan da reel faiz yükseliyor.Bankacılık sektörü büyüyor;ama bankacılık sektörü kendisinden beklenen işlevi yerine getiremiyor.Çünkü, mevduat banka kredilerinin Milli gelire (GSMH’ya) oranının da önemli bir sıçrama olmadığını görüyoruz.Türkiye’de bu oran %15-%20 arasında olduğu halde Dünya ortalaması %130 dur.Türkiye’nin de içinde bulunduğu “kalkınmakta olan ülkeler” ortalaması %64’tür.Bu oranlar Türkiyenin mevduat banka kredi hacmini yeteri kadar genişletemediğini göstermektedir. Kısaca, bankacılık sektöründe hem kredi riski,hem faiz riski artarak krizin öncelikle bankacılık sektöründe baş göstermesine neden olmuştur.Böyle bir yapıda 2000 programı uygulamaya konulmuştur. Bu program, sabit kur rejimine,yapısal reformlara ve mali disipline dayanmaktaydı.Program uygulamada başarılı olamadı.Temel nedenlerden en önemlisi bankacılık sektöründe mevcut olan sorunların çözümlenmemiş olması ve hatta ertelenmiş olmasıdır. Bu program, kendi içinde iyi düşünülmüş ancak,Türkiye’nin gerçekleriyle bağdaşmayan bu tür yapay büyüme sağladığı için 2001 yılında tıkandı ve krize sürüklendik.Bunda Türkiye’nin siyasetçisinin elbette kusuru vardır, ama programı iyi uygulayamadığından değil, programı harfiyen uygulaması yüzünden. Bozuk bankacılık sektörünün varlığını devam ettirdiği yada en azından bir kısmının bozuk olduğu,sabit kur sisteminin çöktüğü,bir daha bu kur sistemini çapa olarak kullanmanın mümkün olmadığı,krizden sonra kurun patladığı,enflasyonun yukarı çıktığı ve faizlerin inanılmaz boyutlara çıktığı bir yapıda da, 2001 Mayısında güçlü ekonomiye geçiş programı uygulamaya konmuştur. Güçlü ekonomiye geçiş programı ,bunlara çözüm bulmayı hedeflemiştir.Çok yüksek düzeylere çıkan borç stokunun,tekrar sürdürülebilir düzeylere indirilmesi gerekiyordu. Kimi çevrelerce Bu programın,enflasyonu düşürmeyi hedeflediği dile getirilmiştir.Ancak aynı çevrelerce enflasyon düşerken büyümeyi nasıl sağlayacağımız hiç konu edilmemiştir. Eğer faiz dışı fazla veriyorsanız sonuçta vergileri artırıyorsunuz,harcamaları kısıyorsunuz,toplam talebi azaltıyorsunuz demektir.Bu durum da da,borcun milli gelire oranı diğer unsurlar aynı kalmak üzere düşecektir,yüksek büyüme hızını yakalıyorsanız düşecektir,yerel faizleri düşürebiliyorsanız düşecektir, bir de Türkiye’de borcun yapısı nedeniyle bir kısmı döviz cinsinden,bir kısmı dövize endeksli reel kur eğer artmıyorsa ;yani kur istikrarlıysa,Türk Lirası reel olarak değer kaybetmiyorsa ve yine diğer unsurlar aynı kalmak üzere borcun milli gelire oranı düşecektir.Sonuçta faiz dışı fazladan ne kadar fazla verilirse borcun çevrilmesi de o kadar kolaylaşmaktadır. Ancak, Kriz nedeniyle kredibilitesini kaybeden uygulayıcıların da olduğu bir ortamda,daha adil bir gelir dağılımının sağlanması,istihdamın artırılması ve bütün bunlar yapılırken de fiyat istikrarının sağlanması siyaset kurumlarına karşı yürütülen olumsuz probogandalar nedeniyle çok zor olmaya başlamıştı. Çünkü,Politik arenadaki herhangi olumsuz bir gelişme kendini hemen reel faizlerde ve döviz kurlarında yükseklik olarak kendisini göstermekteydi.Bu olumsuzluklar Temmuz,Ağustos aylarına gelince sona erer gibi oldu ise de bu sefer de 11 Eylül ortaya çıkmıştır. 2000 ve 2001yıllarında bir çok adım atılmıştır.Özellikle, kamu bankalarındaki sorunlar temizlenmiştir.Özel bankalardaki sorunlu bankalar sistemİ dışına çıkarılmıştır ve en sonunda da Yeniden Sermayelendirme Kanunuyla bankacılık sektörünün sıhhatine kavuşturulması yönünde önemli adımlar atılmıştır. 2002 yılı gerçekleşmelerine baktığımızda,hedeflerle büyük ölçüde uyumlu bir makroekonomik çerçeve olduğunu görüyoruz.2002 yılında yüzde 35 olarak hedeflenen tüfe enflasyonunu,yaklaşık olarak yüzde 29.7 seviyesinde gerçekleşmiştir.Bu tespit den dışsal gelişmelerin olumsuz etkilerinin kısa sürede ortadan kalkması,tarımsal üretimde toparlanma ve bütçede ortaya konan mali disiplinle birlikte de 2003 yılında yüzde 20 seviyesindeki enflasyon hedefinin tutturulabileceğini görülmektedir ve uygulanmakta olan programın orta vadedeki amacıda bu enflasyonu tek haneli rakamlara ulaştırmaktı. 2002 yılında ekonomide güçlü bir toparlanma olmuştur.İhracat destekli bir büyüme ile % 7.8 civarında bir büyümenin gerçekleşmiştir. Yüksek borç stoku veren ülkelerde, bu borç stokunun sürdürebilirliği ya da aşağı çekilmesinde değişkenlerin en başında Faiz dışı fazla gelmektedir. Harcama kısıntıları ya da gelir artışları yoluyla sağladığımız faiz dışı fazlanın sürdürülebilir olması, özellikle eğitim, sağlık, adalet gibi temel kamu hizmetlerini de orta vadede sekteye uğratmayacak bir harcama kompozisyonunu yaratmamızı da gerektiriyor.Bu tedbirlere ek olarak da kamu alacaklarına ilişkin yeni afların yapılmaması gerekmekteydi. “Kamu net borç stoku” 2000 yılında % 58 iken, 2001’de kamu bankaları ve tasarruf mevduatı sigorta fonuna verilen kağıtlar nedeniyle oluşan yükümlülüklerle %92’ye ulaşmıştı.Buna karşılık 2002 yılında bunun %79’a düştüğünü görüyoruz.Bu da borç stokunu aşağı çekilmesinde 2002 yılında bir mesafe alındığını göstermektedir. 2003 yılı Bütçe Harcamaları 140 katrilyon TL’dir. Gelirler ise 100,2 katrilyon TL olup, Bütçe Açığı –39,8 katrilyon TL’dir.Başka bir ifadeyle bütçe açığı 28,4 milyar $ dır. Aynı yılda Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının açıkları da 15,9 katrilyon (ktr) TL=11,4 milyar $’a ulaşmıştır.Ayrıca,Toplam Faiz Harcamaları ise 58,6 katrilyon.TL olmuştur. Bu durumda; Toplam gelirlerin (100,2 ktr) %58,6’sı ve Vergi gelirlerinin (84,3 ktr) %69,5’i faiz ödemelerine (58,6 ktr. TL) harcanmıştır (2002’de bu oranlar sırası ile %68 ve %78 idi). Toplam faiz ödemelerinin (58,6 ktr) %90’ı (52,7 ktr) İç Borç (138,9 milyar $) faiz ödemelerine, sadece %10’u (5,9 ktr) Dış Borç (142 milyar $) faiz ödemelerine gitmiştir. Ayrıca,bir dizi teşvikten kaynaklanan borç stoku,yani Kamu bankalarından biriktirilen problemlerden,bankaların iyi denetlenmeyip, kötü yönetilmesinden, sosyal güvenlik sistemindeki problemlerden kaynaklanan borç stokları ayrı bir problemdir. Mali disiplindeki olumsuzluklara bakınca da aslında problemin borç dinamiğinden kaynaklandığı kolayca anlaşılmaktadır.Mali disiplinin reel faiz, büyüme oranı, faiz dışı fazla olmak üzere 3 tane unsuru vardır.Kontrol edebileceğimiz ve mali disiplinde ciddi olduğumuzu gösterebilecek tek değişken faiz dışı fazladır..Dolayısıyla faiz dışı fazla, onun için önem taşımaktadır. Faiz haddi , borç stokunu artırıcı bir unsurdur.Faiz dışı fazladan da ne kadar fazla verirseniz bu borcun çevrilmesi bu kadar kolaydır. 2004 yılında da devam edecek olan bu program Türkiye’nin programıdır.Ancak,Türkiye’ye IMF tarafından dikte edilmiş programdır.Bu program Türkiye’yi çok uluslu şirketlere ve finansal sermayeye ucuz emek deposu olarak açan yaklaşımın programıdır.Bu program çok uluslu şirketlerin ve uluslar arası finans sermayesinin stratejik çıkarlarının yani neoliberal küreselleşmenin programıdır.Ve sosyal gözü kördür. Ben bu programlardan, benim çocuklarımın uzun dönemde daha zararlı çıkacağı görüşünü taşımaktayım.

 
 ARŞİV
 
 KASIM 03 OCAK 04  MART 04
 AĞUSTOS 04 ARALIK 04 ŞUBAT 05
 MART 05  
   
 
 

 

Karadeniz FM
BeOnAir Radio
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Trabzon'da Hava Durumu
 
Taşkıran Resmi Sitesi © Copyright - Tüm hakları saklıdır.