MUSTAFA BAL

 

Destanlar şairi olarak bilinen Mustafa BAL 1931 yılında Çaykara’nın Eğridere  yani Ğorğoras köyünde doğdu. Babası yine boğazın meşhur türkücülerinden Ömer Bal’dır. (Yeri gelmişken şunu da söyleyelim. Hollanda’da işçi olarak çalışan oğlu Miktad Bal’ın da hece vezniyle yazılmış harika şiirleri vardır. İleride Hem merhum Ömer Bal’ı hem de Miktad Bal’ı tanıtacağız inşallah.) Mustafa Bal, okul okumamış, okuma yazmayı askerde öğrenmiştir. Malumunuz olduğu üzere yöremizdeki, türkü ve atışma geleneği yaygın olduğundan şair, bu  ortamda kendini babasının da desteğiyle geliştirmiştir. Sara hastalığı sebebiyle askerliği kısa sürdü. Askerden döndükten sonra yazdığı destanları (yaşlılarımız bilirler) pazarlarda sattı. 1969 yılında Hollanda’ya işçi olarak gitti. Orada yirmi seneye yakın bir müddet çalıştı. Hollanda’dan döndükten sonra Samsun’a yerleşti. Halen orada ikamet etmekte olup, destanlar yazıp pazarlarda satmaya devam etmektedir. Cenab-ı Hak’tan kendisine uzun ve hayırlı ömür diliyoruz.
 
Bu güne kadar, 100’ün üzerinde konuyu ihtiva eden destanlar yazıp pazarlarda sattı. Ayrıca basılmış iki kitabı var.
 
KİTAPLARI:
1- Türkü Deryası- Samsun 1959
2- Çaykaralı  Aşık Mustafa’dan Seçmeler- İstanbul 1987
 
DESTANLARINDAN BAZILARI
 
1-    Dini Nasihatler
2-    Evliyaları Bilelim
3-    Oğlunu Kesip Gelinini Alan Canavar Baba
4-    Kaynanasını Kaynar Suyla Haşlayan Zalim Gelin
5-    İnsan Oğlu Uyan Uykudan
6-    Çok Bozuldu Şu Dünyanın Düzeni
7-    Çatak Köyündeki Heyelan Felaketi
 
 
ŞİİR VE DESTANLARINDAN ÖRNEKLER
 
ŞİİR SÖZÜN ÖZÜDÜR
 
Şiir sözün özüdür
Kah neşe kah sızıdır
Hakikatin gözüdür
Basiret derler ona
 
Şiir var sihir gibi
Şiir var kahır gibi
Şiir var seyir gibi
Meserret derler ona

Meram için yazılır
İnci gibi dizilir
Bunda bir şey sezilir
Hasiret derler  ona
 
Mecnun Leyla’yı arar
Uçan kuşlardan sorar
Gurbette kılar karar
Hiciret derler ona
 
Aşık olan duramaz
Yerden başka aramaz
Çok arzular varamaz
Esaret derler ona
 
Şiir gelir ilhamla
Bir kısmı da irfanla
Bezenirse imanla
Cesaret derler ona
 
Bal der, nefes kanılır
Zekadandır sanılır
İnsanoğlu yanılır
Maharet derler ona
 
BULDUK BİRBİRİMİZİ
 
                     -Mustafa Müftüoğlu’na-
 
Nasıl yazışamadık yıllar geçti aradan
Çok şükür mektuplaştık kavuşturdu Yaradan
Saygı, hürmet, muhabbet, çok selam Çaykara’dan
Bulduk birbirimizi artık mektuplaşalım
 
Gözden ırağız amma birdir gönüllerimiz
Hiç çıkmıyor aklımdan o eski günlerimiz
Kalem tercüman olsun sustukça dillerimiz
Dökelim kağıtlara mektupla konuşalım
 
Bu dünya hayatını hasret ile geçirdik
Bir istikbal uğruna türlü rollere girdik
Yaş elliyi boyladı sanki kemale erdik
Daldan düşmeden önce hadi helalaşalım
 
Ağardı saçlarımız kalbimiz kararmasın
Bu dünya baki değil kafamızı yormasın
Musibet nefistendir benzimiz sararmasın
Geldik fani dünyaya gitmeye alışalım
 
Adaş seni özledim seni görmek isterim
Sana sıhhat afiyet uzun ömür dilerim
Seni görmeden ölsem gözüm açık giderim
Ölürsem temennim şu mahşerde buluşalım
 
Arkadaş ne diyeyim mektup yaz şiir ile
Yazalım birbirine  vaybana seyir ile
Arada bol edelim duayı hayır ile
Hu çekelim aşk ile semaya ulaşalım
 
Aşık Mustafa Bal’ım sözüm sona eriyor
Mektubun geç gelmesi bana merak veriyor
Eski tanıdıklarım hep rüyama giriyor
Beni merakta koyma acele yazışalım
 
 
BİR YAYLA YOLCULUĞU
 
Yirmi altı ağustos ve doksan bir yılında
Arkadaşlar birleştik sıcakoba yolunda
Fırtına bulutları güneşin bir kolunda
Başladı boşaltmaya dinmeyen yaşlarını
 
Çektim derinden bir ah yaylam seni görünce
O eski neşelerin ışıkları sönünce
Ne kadar mutlu idim tekrar sana dönünce
Küserek baktın bize hem çattın kaşlarını
 
Ne kuzu melemesi ne de bir kuş sesi var
Bilemedim bu yerin bize karşı nesi var
Evler ıssız yollar loş yağmurla çisesi var
Şöyle okşayıverdim o mahzun taşlarını
 
Gündüzleri sis duman hakim iken bu yerde
Ocaklarda ateş yok pencerelerde perde
Dağlar vadiler dertli eski neşeler nerde
Dinledim duygulandım rüzgarın marşlarını
 
Kapıları mühürlü her on evden sekizi
Otlar sularla yüklü geçmez kimsenin izi
Üç beş arkadaş burada bir efkar sardı bizi
Heyecandan duysaydın kalbin vuruşlarını
 
Sabah baktım dağlara duvağına bürünmüş
Papatyalar karlarla kudret elle örülmüş
Dört saatte dört mevsim hangi yerde görülmüş
Sultanmurat ürküttü bu gurbet kuşlarını
 
Çimenlerde oynayan ne kuzu var ne kızan
Camide cemaat yok günde bir vakit ezan
Ne süthanede tekne ne ocakta bir kazan
O bereketli yaylam ne yaptı aşlarını
 
Yaylam ormanlarında çiğner iken sakızlar
Gelir nara atardı holhon taşıyan kızlar
Şimdi her yer harabe insanın içi sızlar
Şahit olarak dinle çebinin taşlarını
 
Oldukça dertli gördüm konkoroşları bile
Tarih enselerin vurmuştur birer sille
Benimle sohbet etti bir kaçı geldi dile
Derin bir ah çekerek salladı başlarını
 
Ne nahır var ne sürü ne kaval çalan biri
Ölmüş sanki insanlık yalnız biz kaldık diri
Doldurdu boş evleri şimdi cin ile peri
Onlarda karıştırdı kış ile yazlarını
 
Aziz dostum üzülme bu da varmış kaderde
O güzelim yaylar derman olurmuş derde
Eskileri aradık bulamadık bu yerde
Ne izlerini bulduk ne mezar taşlarını
 
Osman Çelebi düzü andırırdı harayı
Koyun inek ve manda doldururdu burayı
O ne şenlik ne ahenk ne muazzam balayı
Şimdi kim dolduracak Konos’un başlarını
 
Mustafa Bal sözünü noktalasın bağlasın
Fikri’ciğim bestele oku herkes ağlasın
Gurbette çile çeken yüreğini dağlasın
Bir gün silen bulunur mazlumun yaşlarını
 
 
DESTAN ÖRNEKLERİ
 
MAÇKA ÇATAK KÖYÜNDEKİ
HEYELAN FELAKETİ
 
Trabzon Maçka başın sağ olsun
Çektiğin acılar burda son bulsun
Böyle feci kaza daha olmasın
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
Dereye karıştı dağların seli
Komşular dostlar eder teselli
Dağ koptu geliyor dipten temelli
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
Heyelan oldu koptu kıyamet
Canımızı ettik HAKK’a emanet
Heyelandan şükür bulduk selamet
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
İnsanlara görünce deli oluyor
Analar babalar durmaz ağlıyor
Sanki kıyamet kopmuş geliyor
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
Hastane önü kana boyandı
Bağırmaktan sesler arşa dayandı
Bunu gören gözler ancak inandı
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
Derdimiz çoktur sığmaz satıra
Bu destan kalsın herkese hatıra
Maçka’nın insanı çıktı çadıra
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
Çatak köyünde kalmadı tutar
Hastane dolu yaralı yatar
Herkes ölüsünü toprağa katar
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
Perşembe sabahı koptu kıyamet
Canımız ettik Hakk’a emanet
Sağ kalanlara da sabır selamet
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
Otuz iki fertlik heyet Almanlar
Elli beş kişidir kayıp olanlar
Yardıma koşuyor dizi tutanlar
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
Bütün kırılmıştır kollar bacaklar
Kimi gelir ölüsünü kucaklar
Göz yaşları ırmak olmuşta çağlar
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
Aşık Mustafa da destanı yazar
Ölen kardeşlere kazıldı mezar
Duyan insanlar da durmadan ağlar
Kör olsun Maçka’nın viran dağları
 
ATIŞMA ÖRNEKLERİ
 
Mustafa Bal destan ve şiirde olduğu kadar atışmalarda da ustadır. Paçan (Maraşlı) köyünün hocası ile bir düğünde yaptığı atışmayı aşağıya alıyoruz.
 
Mustafa:
 
İlami verasetten
Cumhuru riyasetten
Makamı siyasetten
Anlat izahat ile
 
Gaflete dalan uyur
Son olayları duyur
Hocam hutbeye buyur
Vaazi nasihat ile
 
(Hoca, Mustafa Bal’ın şiir gücünü bildiği için atışmaya girmek istemez. Bunun üzerine Mustafa Bal üsteler, adeta hocayı atışmaya girmeye mecbur eder)
 
Düldüle var mi eğer
Var mı Cennet’i değer
Bana orda var mı yer
İman selamet ile
 
Hoca:
 
Senin efkarın çoktur
Her halde işin boktur
Sana orda yer yoktur
Mekruh kerahat ile
 
Mustafa:
 
Bende olan ah ise
Gidelim sabah ise
Bu türkü günah ise
İspat et ayet ile
 
Hoca:
 
Alemlerinden ahi
Derdim çoktur ilahi
Yok bu işin günahı
İspat-ı fetva ile
 
Mustafa:
 
Hocam boş kaldı kürsün
Biraz kırıldı forsun
Nereye çıktı dersin
Usul multeka ile
 
Hoca:
 
Bildim arı edebi
Okudum her mektebi
Tanırım dört mezhebi
Hepsini berat ile
 
Mustafa:
 
Hocam ilmun ayar mi
Bu mesleğe uyar mı
Cennet cehennem var mı
Bildir beyanat ile
 
Hoca:
 
Nimetler tabak tabak
Aç gözünü iyi bak
Cennet cehennem de hak
Konuşma inat ile
 
Mustafa:
 
Yine yüreğim sızlar
Sar oldu bütün sözler
Paçan’dan kaça kızlar
Nakt-ı peşinat ile
 
Hoca:
 
Hem kebap yandı hem şiş
Sevdi bizi bu keşiş
Aldı yüz bini bahşiş
Beşliyi Reşat ile
 
Mustafa:
 
Aşçı hayırsız idi
Her hal uykusuz idi
Pilavı tuzsuz idi
Yemedik bir tat ile
 
Hoca:
 
Geldi hısım akraban
Kimi bey kimi çoban
Ey aşçı senin çorban
Pişti korbonat ile