MEKTUP

 

Sevgili Ahmed Yasin,

Bu akşam evin terasında otururken birden  aklıma düşüverdin. Kaleme kağıda sarıldım ve sana bu mektubu yazmaya koyuldum. Sen gittikten sonra günlerce aklımdan çıkmadın. İçimde hep bir boşluk, bir sıkıntı. Ya hu ne vardı Uzaklara gidecek. Memleketin okulları mı tükendi. Bu işin şakası tabii ki, biz gidemedik, okuyamadık. Bari sen git. Lakin seni göndermek çok zor oldu. Önceleri bana hikaye gibi geliyordu. “Gideceğim”  diyordun amma, bir gün  gideceğini asla ummuyordum. Vakit yaklaştıkça sıkıntım artmaya başlamıştı. Hele son üç gün sorma gitsin. Uyuyamıyordum. Gözlerim biraz dalınca senin gitmenle uyanıyordum.

İstasyona giderken belli etmek istemiyordum, sen üzülürsün diye. Hani sende bayağı suskundun. Ama ne de olsa henüz gençtin, dayanırdın. Benim gibi yüreği yufkalaşmış bir ihtiyar değildin. Artık vagonuna binince dokunsalar ağlayacaktım. Bir yandan gitmeni bekliyor, diğer yandan da tren orada yıllarca dursun istiyordum.  Tren hareket edince sana el sallamadım. Sallamadım da ne kelime? Sallayamadım. Elimi kaldırsam, indirirken su tulumbası kolu gibi  göz yaşlarımı fışkırtacağını biliyordum. İstasyonda herkese rezil mi olaydım? Yengen   fırsatı kaçırır mı? Hemen   söylenmeye başladı. “Ayıp oldu çocuğa, hep sana bakıyordu ne zaman ağabeyim  elini kaldıracak diye!”  Hadi! Dedim O beni bilmez mi? Bilmez mi ki onu yolcu ederken boğazımda hıçkırığın bin kere düğüm olduğunu. Biz tartışırken tren yanımızdan hayli uzaklaşmıştı. Elimi belli belirsiz yavaşça kaldırdım, lakin korktuğum oldu. Ağladım. Bir yıl yedi ay on bir gün oldu. Sensiz geçen zamanı, askerlik günlerini sayar gibi sayıyorum. Ev, boş gibi; sana fena alışmışız. Dedem derdi ki; “taş kopmayınca yeri belli olmaz.” Gerçektende öyle! O zehir zemberek tartışmaları bile özledim. Çocuklar, “amcam ne zaman dönecek” diye soruyorlar. Ya duymazlıktan geliyorum ya da  “yakında” diye cevap veriyorum.

Telefonda konuşmayı beceremem bilirsin. Eski alışkanlık olsa gerek, haberleşmeyi mektupla yapmayı severim. Çağa ayak uyduramadığımdan değil, sevmiyorum telefon görüşmelerini. Çünkü tam bir şey söyleyeceksin karşı taraf sözünü kesiyor ya da araya başka bir şey karışıyor, unutuveriyorsun. Ama mektup öyle mi? Anlat anlatabildiğin kadar. Dök içini! Ne sözünü kesen olur ne lafa karışan. Bundan dolayıdır ki hep mektup yazmayı seçerim. Sen istersen eski kafalılık de, istersen geri kalmışlık. Hem geri kalmışlık da ne demek? Koskoca  Profesör Emre KONGAR bile kızlarıyla haberleşmeyi mektupla yapıyor. Hatta haberleşmeyle kalmamış, mektuplarını, “Kızlarıma Mektuplar”  başlığıyla kitaplaştırmış bile. Mektuplarında kızlarına yaptığı öğütlerden, bütün Türk kızlarının faydalanması için çareyi mektupları kitaplaştırmakta bulmuş. Ne yapsın adamcağız.  Her biri altın değerinde (!) olan öğütlerini her kese nasıl duyuracaktı?  Kalkıp bütün Türk kızlarına ayrı ayrı mektup yazacak hali yoktu ya! “Hem para kazanır, hem de Türk insanını aydınlatırım” diye düşünmüştür. Tabii para mühim değil, mühim olan çağdaş, ilerici, laik, demokrat bir Türkiye meydana getirmek. Nasıl mı? Tabii ki Emre KONGAR üstadın (!) tavsiyeleriyle. Peki diyeceksin ki sen nerden biliyorsun? Ben de o kitaba para verip okuma bahtsızlığına erişen insanlardan biriyim. Sakın alıp okuma! Sonra yoldan çıkarsın. Üstad,(!) kendi kızlarının şahsında bütün okuyuculara, şöyle diyor: “sevgili kızım, biliyorsun ki cinsel ilişki, yemek, su ve hava gibi bir ihtiyaçtır. Gerek duyduğunuz an sakın çekinmeyin, utanmayın, toplumun ve dogmanın değer yargılarına aldırmayın. İnsan nefes almaktan, yemek yemekten ve su içmekten utanır mı? O size doğanın (ne demekse) hediyesidir.” Ya işte  böyle! Sen gitmiş, Amerikalarda eğitim almaya çalışıyorsun. Ne için?  Ülkem için diyeceksin biliyorum. Ama nafile! Senin ülkenin lisesinde okuyan kızlar, kendini aydın zanneden  hilkat garibesi zavallılar yüzünden  bekaretlerini muhafaza ettiklerini söylemeye utanıyorlar. İşte senin, benim  ülkem! Şehid dedelerimizin kanıyla sulanan Türkiye! Gerçekten de biz bunları hak ettik. Çünkü bu memleketi, İngilizlere, Yunanlılara bırakmak isteyen, Amerikan mandası uğruna, dedelerimize karşı savaşan hainlerin torunları, bütün yerleri tutarken biz neredeydik? Onlar, görüntülü, yazılı ve sesli basını nasıl ele geçirdiler? En önemli makam ve mevkilere nasıl sahip oldular? Hakikaten biz neredeydik? Şimdi o hainlerin evladı, kahraman, biz; bu vatanın gerçek sahipleri hain!.. yazıklar olsun bize! Evet yazıklar olsun!... Neyse, Yakup Ağabeyin dediği gibi; “bunlar derin mevzular.” Ha!.. unutmadan söyleyeyim. Bahsettiğim zatın kızları Amerika’daymış. Sen sen ol, sakın ihtiyaçlarını giderme saatlerine rastlama. Yoksa!...

Önceki mektupta söylediğim gibi uçak biletini Adana’ya al. Oradan ben seni alırım. Ankara’ya göç etme durumu hasıl oldu. O zaman daha kolay, Ankara’ya gelirsin. Gerçi bunları konuşmak daha çok erken. Daha iki senen var. Kimin fesi, kimin külahı, sağ mıyız bakalım?

Buralarda havalar sıcak ve nemli, teraslarda sabahlıyoruz. Aynen bildiğin gibi, sabahlara kadar turlanıp duruyorum damlarda. Laf aramızda şekerim yükseldi yine bayağı çekilmez, asabi biri oldum. Ben de farkındayım, ama ne yapayım? Bazen  tepem atıyor, bağırıp, çağırıyorum. Sağ olsun çocuklar,  idare ediyorlar. Telefonda yengene demişsin ki;  “Ağabeyim, gidip çayhanelerde, ötede, beride insanlarla tartışmasın. Sonra sıkıntı yapar şekeri yükselir.” Sana  şunu izah edeyim ki, ben tartışmıyorum. Sadece, doğruluğuna inandığım düşüncelerimi ve kaynaklardan edindiğim bilgileri insanlara aktarıyorum. Defalarca bunu izah etmeme rağmen, tartışma kelimesini kullanmanı hoş karşılamıyorum. Arada bir tatsız olaylar olmuyor değil. Ee!.. artık onlar da işin tuzu, biberi. Lakin burası artık eskisi gibi değil. Herkes göç ediyor. Arkadaşların hepsi gitti. Her giden, benden bir parça götürüyor sanki!  Gidenleri gözyaşlarıyla yolcu ediyoruz. Bir onlar ağlıyor, bir biz.

Geçende belediyeye uğradım. Orda duydum. Bir ay içinde bin iki yüzün üzerinde aile göç etmiş. Sebebi; fabrikanın özelleştirilmesiymiş. Hani özelleştirseler. Ne özelleştiriyorlar, ne devletleştiriyorlar. Öyle ortada kala kalmış. Her ay zarar ediyor. Sana bir şey anlatacağım ama sakın oradaki ecnebi arkadaşlarına anlatma. Sonra memleketimizin şerefi iki paralık olur. Genel müdür yerel televizyonlardan birine açıklama yapmış, demiş ki; “Bu yıl on trilyon kara geçtik.” Tabii bunda ilk görünüşte anormal bir durum yok. Televizyoncu; “Efendim bu kar nasıl oluştu. Geçen yıl, yanlış hatırlamıyorsam seksen dört trilyon zarar ettiniz.” diye sormasaydı  biz de farkına varmayacaktık. Genel müdür: “ bu yıl yetmiş dört trilyon zarar ettik.” demez mi? Güler misin,  ağlar mısın ülkenin haline? Acaba, dünyanın hiçbir memleketinde, en geri kalmışı dahil, böyle ucube bürokratlar var mı? Pes doğrusu. Ama burası Türkiye! Banka soyguncusu, hortumcu ve nitelikli dolandırıcı  namıyla maruf, meşhur medya patronu: “biz ne yaptıksa, memleketimizi sevdiğimiz için yaptık” demiş. Ben de onlara diyorum ki; “aman ne olur biraz da gidin başka memleketleri sevin. Mesela; Türkiye’ye, hangi ülkeden geldinizse gidin biraz da oraları sevin de biz de bir nefes alalım. Yani biraz da onlar sevilmek nasılmış görsünler.”

Ahmed’im,

Bilirsin ki, bu memleketin dertleri ve sevenleri(!) bitmez. Hani hatırla bir zamanlar sokaklarda “şehitler ölmez! Vatan bölünmez!” diye haykıranları. Ne oldu? Yabancılara toprak satılır. Kanununu çıkarttılar. Nerede Doğu Türkistan’a, Karabağ’a, Çeçenistan’a yakılan ağıtlar. Artık iktidarın büyük ortağının hanımının emriyle, onlar kardeş değil, terörist ülke oldular. Hatta Çin devlet başkanına, yüz binlerce Müslüman-Türk’ü katlettiği için Maocu ortaklarının gönlü hoş olsun diye,  liyakat madalyası bile verdiler.

Aslında, mektup yazmaya otururken bu mevzuları hiç açmaya niyetim yoktu. Ama ne yapayım, elimde değil. Artık dayanılmaz bir hal aldı. Her gün bir yolsuzluk, hırsızlık haberiyle uyanıyoruz. Ne gazete okuyorum, ne de televizyon seyrediyorum. Ruhum kararıyor. Başka bir ülkeye göç edebilsem, bütün samimiyetimle söylüyorum; hiç durmam.

Artık mektubu bitiriyorum. Daha fazla uzatıp da senin ne zamanını alayım, ne de üzeyim. Bilirim, memleketini seven her insan gibi sen de üzülüyorsun bu olan bitene. Yazmamalıydım belki. Ama ne yapayım ki, yazmadan duramadım. Yengenin, çocukların ve bütün arkadaşların selamları var. Ben de selam ve dualarımı gönderir, gözlerinden öperim. Allah’ın (c.c) rahmet ve bereketi üzerine olsun!..

 

Ağabeyin, Ömer Suphi.