|
Merhabalar!..
Bu sitede Selahaddin
Serdaroğlu imzasıyla yayımlanan "Türkçe Meallerde Tercüme Hataları" adlı
makaleyi, dini ilgilendirip maksadını aşan ifadeler içerdiği için bazı
noktalarda katkı sağlamak amacıyla değerlendirmek istiyorum.
1. Öncelikle makalenin özgün
olmadığını, "nesh"le ilgili bilgi ve yorumların –ilmî dayanaktan yoksun
iddialarla dolu olduğu için- adını vermeyi değer bulmadığım bir internet
sitesinden alındığını belirtmeliyim. Söz konusu bu sitede yayımlanan
bazı iddiaların hiçbir ilmî dayanağı yoktur. Ayrıca yayımlanan
bilgilerin kime ait oldukları da belirtilmemiştir. Aslında bu durum,
verilen bu bilgilerin ne kadar güvensiz olduklarının en büyük kanıtıdır.
Yazar adı belirtilmeden aktarılan bilgiler güvensizdir. Bilinçli bir
okuyucu zaten bu tür kaçamak yazıların güvenilir olmadığını bilir. Bu
tür insanlar bilinçli bir saptırmanın içinde oldukları için tepki
alacaklarının bilincindedirler. Çok makul gibi gözüken ancak sayısız
mantıksızlıkları bünyesinde barındıran bir takım kelime oyunlarıyla
insanların beyinlerini yıkamayı, saf ve temiz dimağları bozmayı gaye
edinmişlerdir. Kimileri kendince bir çığır açma, kimileri de Müslüman
görünerek dini içten yıkma amacıyla bu tür faaliyetleri kendine marifet
bilmiş, bu kabil saptırmalar tarih boyu hep olagelmiştir. Ne yazık ki
dini bozmak isteyenler hep dini kurtarma sloganıyla yola çıkmaktadırlar.
Sayın Serdaroğlu makalesini,
yararlandığı sitenin kırıcı, tahkir edici, aşağılayıcı, müstekbir
üslubuyla yazınca ve sitede din adına yapılan açıklamaların yazarı da
belirtilmeyince, 'sitenin sahibi ve yazarı acaba Serdaroğlu mu?' diye
düşünmeye başladım. Eğer öyle değilse, Sayın Serdaroğlu'nun böyle bir
üslubu Taşkıran'ın sitesine nasıl taşıdığına hayret etmemek elde değil.
Kendisini tanımıyorum. Ancak yine de gıyabında iyi niyetli olduğuna
inanmak istiyorum.
İlgili sitede özetle dinin
tek kaynağının Kur'an olduğu, Kur'an'ı anlamak için tefsire, hadise,
fıkha ihtiyaç olmadığı, bunların etkisiyle dinin din olmaktan çıktığı,
Kütüb-i sitte diye bilinen Buharî, Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî, Nesâî,
İbn Mâce ve bunların dışında yer alan bütün hadis külliyatının tamamen
uydurma ve asılsız olduğu, bu külliyatın Peygamberden iki asır sonra
yazıldığı, mezhep imamlarının da kendi düşüncelerine uymayan âyetleri "nesh"e
sığınarak tamamen baypas ettikleri ifade edilmektedir. Site sahibi,
bütün İslam âlimlerine yönelik bunun gibi daha akla hayale gelmedik
asılsız iddia, iftira ve hakaret dolu sözlerle güya kendince Kur'an'daki
İslam'ı anlatmaya çalışmıştır.
2. Sayın Serdaroğlu,
makalesinde, bugüne kadar yapılan hiçbir mealin Kur'an'ın ruhunu
yansıtmadığını ve yine bugüne kadar Kur'an'a yönelik hiçbir dilbilimsel
çalışmanın yapılmadığını, oysa bu konuda müsteşriklerin çok dürüst ve
zengin bir literatür bıraktıklarını, cahiliye dönemi şiirine müracaat
ederek Kur'anî kavramların doğru anlaşılmasına yardımcı olduklarını
vurgulamaktadır. Birkaç âyeti örnek vererek kendi ifadesiyle ilgili
âyetlerin "en doğru (!)" manalarını vermiştir. Fıkıh, tasavvuf ve
hadisin etkisiyle Kur'an'ın yanlış tercüme edildiğini, kadını
aşağılayıcı manalar verdiklerini, en son bölümde de nesh konusuna
değinerek "nesh" yoluyla 500'e yakın âyetin hükmünün iptal edildiğini
belirtmektedir.
Serdaroğlu, "Kur'an'ı Türkçe'ye
çeviren mütercimlerin fıkıh, kelam, tasavvuf ve hadis ilminin
etkisinde kalarak nasıl tercüme hataları yaptıklarını göreceğiz.
Yukarıda saydığımız ilimlerin temeli Kur'an iken mütercimlerimiz
neredeyse –başta fıkıh olmak üzere- bu ilimleri Kur'an-ı Kerim'in temeli
saymışlardır. Bunda belki bir kasıt yoktur. Ama kastın olmayışı
Kur'an tercümelerinin muamma haline dönüşmesine engel olamamıştır."
demektedir.
Her şeyden önce yazara, Kur'an'ın tercümesinin tam olarak
yapılamayacağını hatırlatmak isterim. Onun için âlimler, Allah'ın
muradını tam olarak yansıtamadıklarını ve yansıtılamayacağını bildikleri
için Kur'an'ın çevirilerine "tercüme" değil, "meal" demişlerdir. Tercüme
bir metnin/kelâmın manasını başka bir dilde tam karşılığını vermektir.
Meal ise bir kelâmın manasını her yönüyle aynen değil de biraz
noksanıyla başka bir dilde ifade etmektir. Bir dilden başka bir dile
aktarılan ifadeler hiçbir zaman ana metnin aynısı değildir. Onun için
Kur'an'ın tercümesi demek yanlıştır. Kur'an'ın meali demek gerekir. Meal
ile namaz kılmanın neden câiz olmadığının hikmeti de buradadır. Aynı
metnin yüzlerce farklı meallerinin ortaya çıkması, Kur'an'ın çevirisinin
tıpatıp neden yapılamadığının da en güzel cevabıdır. Onun için elbette
doğal olarak farklı mealler olacaktır, önemli olan doğruya en yakın
manayı vermeye çalışmaktır. (Bu
her iki kavram hakkında geniş bilgi için bk. Elmalılı, Tefsir, I, 8-32
mukaddime)
Yazar (Serdaroğlu); fıkıh,
kelam, tasavvuf ve hadis ilminin etkisinde kalınarak nasıl tercüme
hatalarının yapıldığından bahsetmektedir. Tercüme hatalarının
yanlışlığına bütün bu ilimleri ortak etme yargısı yanlıştır. Hadis İlmi,
Kur'an'ı anlama ve yorumlama çabası değildir. Hadis ilmi, hadislerin
sıhhati ve nakli ile ilgilenir. Eğer yazar, Kur'an'a
sünnetten/hadislerden bağımsız olarak mana verilmesi gerektiğini
kastediyorsa, bu büyük bir hatadır. Kur'an sadece Arapça dil bilmekle
anlaşılamaz. Onu anlamak için peygambere/sünnete başvurmak
kaçınılmazdır. Kur'an'ı, Allah'tan vahiy alan Peygamber'den (s.a.) başka
daha iyi kim anlayabilir? Vahyin bizzat tebliğcisi olan Hz.
Peygamber'in, sayın Serdaroğlu kadar Kur'an'ı anlama ve yorumlama hakkı
yok mudur sizce?!. Peygambere uymayı emreden âyetleri nasıl yorumlamak
gerekir? Eğer onun sünnetine uyma anlamına gelmiyorsa, bu âyetleri
tarihsel kabul etmiş olmaz mıyız; ya da nesh yoluyla yüzlerce âyetin
devre dışı bırakıldığını söyleyen yazar, sünneti devre dışı bırakmak
suretiyle, bizzat kendisi de birçok âyeti otomatik olarak devre dışı
bırakmış olmaz mı? Uydurma rivâyetleri bahane ederek bütün
sünneti/hadisleri devre dışı bırakmak, iyi niyetin eseri olmasa
gerektir.
Hadisler, Allah'ın Elçisi'nin Kur'an'ı anlama, yorumlama
ve fiilî uygulamalarından ibaret olan Sünnet materyalinin yazılı
belgeleridir. Hadis kitapları da bu belgeleri bir araya getiren
külliyattır. Konunun uzamaması için Sünnet'in fonksiyonu hakkındaki
âyetleri sunmadan özet bilgi vermeye çalışayım: Peygamber'in üç temel
görevi vardır. Teblîğ, teybîn ve teşrî. Peygamber vahyi önce tebliğ
eder/duyurur. Anlamayanlara açıklar; Allah'ın muradının ne olduğunu
beyan eder. Bu yetkiyi peygambere veren bizzat Yüce Allah'tır.
(Nahl, 16/44)
Peygamber, gerektiğinde de hüküm koyar; vahiy ya susarak onu onaylar;
veya yanılma varsa uyarır. Peygamber'in söz hakkı olduğu alanlar vardır;
söz hakkı olmadığı alanlar vardır. Peygamber bunları bilir ve ona göre
hareket eder. Örneğin bir kadının kız kardeşi veya teyzesiyle beraber
aynı nikâh altında bulunma yasağı sünnetle sabittir. Kur'an'da yer
almaz. Hz. Peygamber beşer olarak Kur'an'ın ilk müfessiridir. Sünnet
dinî bir kaynaktır ve insaf ehli hiçbir âlimin bunda şüphesi yoktur.
Namazın kılınış şeklini, hacc menâsikini ve buna benzer daha pek çok
konuyu biz peygamberden öğreniyoruz. Kur'an genel hükümler koyar;
teferruatı peygambere bırakır. Yazar, itirazının sünnet materyalinin
güvenilirliğine olduğunu söyleyebilir. Tek tek ele alındığında, bazı
hadislerin sıhhati üzerinde elbette tartışılabilir. Ancak tamamının
uydurma olduğu savının tutarlı bir tarafı ve ilmî bir dayanağı yoktur.
Yazar, bazı âyetlerin meallerini tatmin edici bulmayabilir, bu doğaldır.
Fakat bütün mealleri, âyet istisnası yapmadan toptancı bir yaklaşımla
muamma ilân etmek ilmî bir üslup değildir. Herkes yanılabilir. Yanılmak,
insanoğlunun doğal karakteridir. Ancak kötü niyetini izhar etmeden
yanılan bir âlime karşı kullanılan bu üslubun doğru olmadığını belirtmek
isterim. Önceki âlimler, diğer bir âlimin görüşüne katılmadıkları ya da
bir yanlışını buldukları zaman, "bu bilgiyi herhalde bir daha geri dönüp
kontrol etme imkânı bulamamıştır." diyerek tenkitlerini hakaret ederek,
suçlayarak değil, incitmeden nazikçe yaparlardı.
Allah'ın hitabını anlamaya
çaba sarf etmek, gücü yeten herkesin doğal hakkıdır. Tefsir ve fıkıh
belli metot çerçevesinde nassları anlama ve yorumlama çabalarının
ürünüdür. Bu ilimlerle ilgilenen herkes kendince Kur'an'dan ne
anladığını ifade etmeye çalışmıştır. Bu da son derece doğaldır. Doğru
anlamak ne kadar mukadderse yanlış anlamak da o kadar mukadderdir. Kötü
niyet olmadıktan sonra Allah bunu da affetmektedir. Makale yazarı, "en
doğru (!)" diye verdiği manaların en doğru olduğunun garantisini kimden
almıştır?
Bütün Kur'an meallerini
muamma olarak ilân etmek, güvensizlik meydana getirdiği için toplumu
dolaylı olarak Kur'an'dan uzaklaştırır. Biri bize "hiçbir meal Kur'an'ın
ruhunu yansıtmamaktadır." dese, bu söz güvenimizi sarsar. Meallerin
yanlış olduğunu ifade ederek mealleri, fıkıh ve hadislerin yanlış ve
uydurma olduğunu ifade ederek fıkıh ve hadisleri devre dışı
bıraktığımızda, dini öğrenecek başka bir merci kalmaz. Yazarın,
yararlandığı sitede bu görüşler çok daha belirgin bir şekilde ifade
edilmektedir. Bize göre yazar genelleme yaparak hata yapmış, sözleri
maksadını aşmıştır. Gerçekten meallerde birçok farklılıklar vardır;
fakat bunlar vurgu farklılığından ve Kur'an metninin farklı anlaşılmaya
müsait olma özelliğinden kaynaklanmaktadır. Ancak meallerin tamamını
"muamma" şeklinde nitelendirecek tarzda değildir. Onun için Kur'an'ı
uzun vadede mümkünse güvenilir bir tefsir eşliğinde okumak daha yararlı
olur.
Serdaroğlu, "Kuran üzerine yüzlerce
tefsir yazılmış iken Kur'an ve Arap dili üzerinde günümüze kadar ciddi
bir çalışma yapılmamıştır." demektedir.
Yazarın bu ifadesinden
ilgili literatürü iyi tetkik etmediği anlaşılmaktadır. Tefsirler başlı
başına birer Kur'an ve dil çalışmalarıdır. Hemen hemen her tefsir,
kelimelerin en ince detayına kadar uzun uzun, hem dilbilimsel ve hem de
dil sanatları açısından her türlü izahlara yer verir. Yazara, örnek
olarak Kur'an üzerine Zeccâc'ın Meâni'l-Kur'ân'ına, Rağîb'ın
el-Mufredât'ına; Arap dili üzerine İbn Manzûr'un Lisânu'l-arab'ına
ve benzeri literatüre bakmasını tavsiye ederim. Lisânu'l-arab tam
bir ansiklopedik eserdir. Kelimeleri açıklarken, dilbilimsel izahlar
yaparak âyet, hadis ve şiirlere de yer verir. Yazar, Türkçe olarak
Elmalılı'nın tefsirine baksaydı her kavram üzerinde yapılan dilbilimsel,
semantik ve felsefi izahları görecek ve belki böyle bir ithamda
bulunmayacaktı.
Serdaroğlu, "Her ne kadar art niyetli
bir çalışma olduğunu söylesek de son 200 yıldır
müsteşrik(oryantalist)lerin Kur'an ve Arap dili üzerine yaptıkları
lügavî ve ıstılahî çalışmalar çok kıymetli bir literatür meydana
getirmiştir. Öyle ki hicaz dönemindeki (ki bu ifade ile yazar
sanırım Hicaz bölgesi veya Cahiliye dönemi demek istemiştir. Hicaz bir
bölge adıdır, dönem ifade etmez.) dili ve cahiliye şiirini inceleyip
Kur'an'ın anlaşılmasıyla ilişkilendirmişlerdir. Birçok kavram ve
kelimeyi Kur'an'ın insanlığa bağışlandığı dönemdeki manası
itibariyle incelemişlerdir. Bizim âlim ve mütercimlerimiz birbirinden
–tabir caizse- kopya ederek tercüme neşretmekten öteye geçememişlerdir.
Müslüman dilciler tarafından yapılan lügatların birçoğu Kur'an
tercümelerine bakılarak yapılmış ve böylelikle Kur'an
dilbilimi büyük bir kısır döngü içine sokulmuştur. Burada şunu tekrar
zikretmek gerekir ki müsteşrikler –niyetleri ne olursa olsun- İslam'ın
bilim dili olan Arap dili ve belağatına büyük bir arşiv
kazandırmışlardır." demektedir.
Bu metin dikkatle
okunduğunda ne kadar yanlış bilgi ve Müslüman âlimlere yönelik ithamlar
içerdiğini, oryantalistleri bir o kadar yücelttiğini görmek zor
değildir. Müsteşriklerin, cahiliye şiirini inceleyip Kur'an'ın
kavramlarına mana vermeye çalıştıkları doğrudur; ancak "Birçok kavram ve
kelimeyi Kur'an'ın insanlığa bağışlandığı dönemdeki manası itibariyle
inceledikleri" savı ise yanlış ve üzücüdür. Oryantalistler yandaşlarının
çalışmalarına yardımcı olmak için Concordance gibi gerçekten bizim için
de yararlı olan güzel çalışmalar yapmışlardır. Bu gibi çalışmalarını
takdirle karşılıyoruz. Metot olarak onlardan alacağımız çok şey vardır.
Ancak müsteşriklerin Kur'an üzerine yaptıkları bütün çalışmaların
gayesi, Kur'an'ın putperest cahiye kültürüyle, Yahudilik ve
Hıristiyanlık dinlerinden derleme bir kitap olduğunu, dolayısıyla hiçbir
orijinal yönünün bulunmadığını ispatlamak, en azından zihinleri
bulandırmak, birkaç Müslümanı saflarına çekip kendilerinin yapamadığını
Müslümanlara yaptırmak, kavramların içini boşaltıp Müslümanların olması
gerekenin dışında anlama ve algılamalarını sağlamaktır. Cahiliye
döneminin kavramlarına başvurarak Kur'an'ı anlamlandırmaya
çalışmalarının bir diğer gayesi de bazı kavramlara Kur'an'ın
kazandırdığı yeni manaları yok etmektir. Herhalde bu kadar çabayı, zaman
ve para sarfiyatını Müslümanların Kur'an'ı daha iyi anlamalarını
sağlamak, bir aferin almak, ya da bizden birinin takdirini kazanmak için
değildir. Geçmişte Yahudi asıllı Pavlus'un, Hıristiyanlığı nasıl
bozduğunu, daha bugün İslam Dünyasına gerçek Kur'an diye sunulan kitabın
ne anlama geldiğini bilmezlikten gelemeyiz. İnsanlar zihinlerine
yerleştirdikleri kavramlarla düşünür ve algılarlar. Müsteşrikler
Müslümanların düşünce yapılarını bozmak için Kur'an'ın kavramlarını
tahrif etmeye devam ediyorlar. Bir müsteşrik Arapçayı ne kadar iyi
bilirse bilsin vahyi bizim gibi anlayamaz. Çünkü onlara göre vahiy
bizatihi Hz. İsa'nın kendisidir. Onlara göre Kur'an âyetleri vahiy değil
metindir. Kur'an vahiy midir, metin midir? tartışmalarının,
Müslümanların gündemine nasıl sokulduğunu biliyoruz. "Kur'an metindir."
dediğiniz zaman "her metnin bir yazarı var, o halde Kur'an'ın yazarı da
Hz. Muhammet'tir." sonucu çıkar. Onlara göre, onu da önceki din ve
kültürlerden derlemiştir. Oysa bize göre Kur'an vahiydir. O zaman Allah
kelamı olmuş olur. Sayın yazarın müsteşriklerin çalışmalarından nasıl bu
kadar emin olabildiğini ve defalarca onları ve çalışmalarını överek
Müslüman âlimleri bu denli tahkir ettiğini anlamak zor.
Sayın Serdaroğlu'nun, "Müslüman
dilciler tarafından yapılan lügatların birçoğu Kur'an tercümelerine
bakılarak yapılmış ve böylelikle Kur'an dilbilimi büyük bir kısır döngü
içine sokulmuştur." ifadesinden ne kastettiği anlaşılmıyor.
"Müslüman dilciler" ifadesi Arapları da kapsıyor olmalı. Bu durumda
Kur'an önce Arapçaya tercüme edilip, sonra oradan bakılıp lügat mi
yazılıyor? Lisânü'l-arab gibi lügatlar, Kur'an tercümesinden mi
yazılmış? Ayrıca lügat yazılırken Kur'an'ın ifadelerinden
yararlanılmamalı mı? Yani Kur'an âyetlerinden istişhad edilmemeli mi?
Kur'an'ın kullandığı kavramlar, doğru anlamı yansıtmayacak, yanıltacak,
ama Arap şiiri yanıltmayacak, öyle mi?. Arap şiirini anlarken şairin ne
kastettiğini anlamak, Kur'an'ı anlamaktan çok daha zordur? "El-ma'na fî
batni'ş-şâ'ir" : "Mana şâirin karnında/zihnindedir." sözünü unutmamak
gerekir. Kur'an'ın yaptığı dönüşümü, bazı kavramlara kazandırdığı yeni
anlamaları kimden, hangi cahiliye dönemi şiiri ve kavramlarından
öğreneceğiz?
Yazar (Serdaroğlu),
"Kur'an'da geçen kelime ve
terkiplerin gerek dilbilim ve gerek söz sanatları açısından tahlil
edilmesine yardım edecek kaynaklar ilk dönem âlimleri tarafından vücuda
getirilmiştir. Ama bu bir sisteme ve kaideye dayalı olarak yapılmadığı
gibi dağınık ve parça parça yapılması sebebiyle azami bir fayda
sağlayamamıştır."
diyor.
Yazarın bu ifadelerinde de
büyük bir tutarsızlık var. Yazarın, müsteşriklerin cahiliye dönemine
müracaatla yaptıkları kavram çalışmalarının Kur'an'ın indiği dönemin
manalarını anlamaya yardımcı olacağını söyleyerek takdir ederken,
Müslüman âlimlerin ilk dönem çalışmalarını bir dezavantaj olarak sunması
bir çelişkidir.
Serdaroğlu, "Müsteşriklerin özellikle
kelimelerin lügat ve ıstılah manaları üzerinde durmaları dikkate
şayandır." (İslam'ın aleyhinde olduklarını ifade ettikten sonra)
"…lakin bu durum onların kelimeleri çok iyi inceleyip bilimin
hizmetine sunduklarını görmezden gelmemize engel değildir."
diyor.
Bu ifadelerde de tutarsızlık
var. Müsteşriklerin çalışmalarını tutarlı ve objektif kabul ederken
Müslümanların çalışmalarını değersiz kabul etmekte, bunca gayretleri
hiçe saymaktadır. Acaba yazar "Kur'an'ı, İslam âlimlerinden değil de
gidin müsteşriklerden öğrenin" mi? demek istiyor. İslam âlimlerine ve
çalışmalarına yönelik bu kadar güvensizlik aşılamak niye?. Müslümanların
kaynaklarına güvensizlik aşılamak müsteşriklerin metodudur. Zaten gerisi
çorap söküğü gibi kendiliğinden geliyor.
Serdaroğlu, "Türkiye'de yapılan Kur'an
çevirileri ya Arapçaya vakıf olmayanlar veya ciddi bir çalışma
yapmaksızın diğer meallerin üzerine isimlerini yazan ve ticari amaç
taşıyan insanlar tarafından yapılmıştır. Bu sebepledir ki baştan yapıla
gelen hatalar devam ettirilmiştir. Kısaca bugüne kadar yapılan
mealler Kur'an'ın ruhunu yansıtmaktan uzaktır." diyor.
Bu ifadelerdeki, 'hiçbir
mealin Kur'an'ın ruhunu yansıtmadığı' genellemesi yanlıştır. Arapçayı
bilmeme suçlaması da hem büyük bir nezaketsizlik ve hem de büyük bir
ithamdır.
Serdaroğlu, Muddesir suresinin 4. âyetine
"Elbiseni temizle." şeklinde verilen mana hakkında şunları söylüyor:
"Ve siyabeke fettahir (ki burası da "fe tahhir" olacak)" "kendini
arındır" manasını içeren bir deyimdir. Yani "Ey örtünüp bürünen, kalk ve
duyur/uyar. Rabbini yücelt. Kendini arındır, pislik/kötülükten uzak
dur." "Birinci âyette de bir deyim kullanılmakta, bildiğimiz
gerçek örtü değil, "kendine uyarı geldiği halde kenara çekilip
bekleyen/dinlenen" manası var."
Yazarın 'müddesir'
kelimesine verdiği bu manayı ilk defe kendisi keşfetmiş gibi vermesi
ilginçtir. Oysa Elmalılı İkrime'den naklen bu manaya şöyle işaret
ediyor: "İkrime'nin açıklamasına göre, 'Peygamberlik ve nefsî
olgunluklara bürünüp giyinmiş olan' demektir. Bu mânâlarla bu hitap
Müzzemmil gibi Peygamberliğin ilk duyurulmasında şöyle bir kinaye ile
uyanık olmaya daveti hissettirir: Ey o bürünen, ey o kendisine verilmiş
olan hakikati halkın bakış ve görüşünden gizlemeye çalışan Muhammed! O
bürünmek, uyumak, rahat etmek zamanı geçti. Uyanmak, görünmek, o
hakikati açıklamak, zahmetler çekmek, sıkıntılara katlanmak, halka
doğruyu göstermek, etrafı temizlemek için yükümlülükler ve ağır yükler
yüklenerek büyük bir kararlılıkla kalkıp hareket etme zamanı geldi. Kalk
yatağından kalk, yahut büyük bir kararlılıkla kalk işe başla, artık
uyarma görevini yap, etrafındakilere neticenin önemini ve korkunçluğunu
anlat, saygısızları gocundur."
Serdaroğlu, Nisâ, 4/34. âyetin mealini
bazı meallerden verdikten sonra, "Âyet-i kerime görüldüğü üzere
fıkıh kaidelerindeki kadının aşağılanması ve hakir görülmesi
düşüncesine uygun tercüme edilmiştir." "Erkekler kadınları
gözetmek/korumakla yükümlüdür. Allah insanların bazılarına diğerlerine
göre üstün yetenekler vermiştir (Bizim Türkçe çevirilerde hemen erkeğin
kadından üstün olduğu yorumu yapılmaktadır. Mesela âyet "erkekler
kadınlardan daha üstün ve onların hâkimidirler." diye tercüme ediliyor.
" kavvamume" kelimesi hâkim, hükmeden şeklinde tercüme ediliyor." "…
aslında bu âyette öyle bir şey anlatılmamaktadır. Anlatılan yetenek ve
özellik farklılıklarıdır. Çünkü baduhum kelimesindeki hum zamiri tüm
topluluk içindir. Kadın ve erkek ayırımı yapılmamaktadır.)" diyor.
Fıkıh ekolleri, dinî nassları belli bir metoda göre
yorumlama disiplinleridir; belli kural ve kaideleri vardır. Ancak fıkıh
ilminin kadının aşağılanacağına dair hiçbir kaidesi yoktur. Âyetteki "kavâmûne"
kelimesine verilen bu mana yazarın ilk keşfi değildir. Kurtûbî
(ö.671/1272) âyete "muhafaza, koruyup gözetme" manası vermiştir.
(Daha geniş bilgi için bk. Hayri,
Kırbaşoğlu, "Kadın Konusunda Kur'an'a Yöneltilen Başlıca Eleştiriler" (İslam'da
Kadın Hakları, Ank. 1993, s. 154 vd., Cemal Ağırman, Kadının
Yaratılışı, İst. 2001, s. 46-47) Elmalılı
şöyle diyor: Kavvâm; bir kadının işine bakan ve korunmasına önem veren
ve işlerini idare edene 'Kavvâmü'l-mer'e" denilir." Yazar iddialı
görüşlerini kimden aldığını ya da daha önce bu görüşlere kimlerin sahip
olduğunu belirtmiyor. Bütün ulemayı suçlayıp sonra da onların
görüşlerini kendi görüşüymüş gibi sunması etik değildir.
Serdaroğlu, "Kötü niyetlerinden
korktuğunuz kadınlara öğüt verin, vazgeçmezlerse yataklarında yalnız
bırakın. Devam ederlerse onları çıkarın/yanınızdan uzaklaştırın. Ancak
sizi dinleyip vazgeçerlerse onlara karşı bir yol aramayın. Allah
yücedir, Büyüktür." (Verdiğimiz Türkçe çevirilerin dördünde de "vedribuhunne"
kelimesi kadınları dövün olarak tercüme edilmiş, bu tamamen hatalı bir
tercüme." "Vedribuhunne ayrıca Arapçada "dışarı çık", "grev",
"protesto", manalarını da içermektedir. Bu âyette vedribuhunne kelimesi
dışarıya çıkmak, başka yere göndertmek anlamını taşımaktadır. Yani
kısaca "eğer uslanmazsa onu geldiği yere gönderin" manasını vermek
mümkündür. Rad suresinin 17 âyetinde aynı kelimeyi "açıklamak" olarak
tercüme eden mealcilerimiz bu âyette, aşağıda bir kaçını vereceğimiz
uydurulmuş hadislerden etkilenerek bu tercümeyi uygun görmüşlerdir.
Yoksa Rum suresinin 21 âyetinde kendileriyle rahatlayıp huzur bulasınız
diye sizin için eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması
onun âyetlerindendir. Düşünen bir toplum için bunda ibretler vardır."
buyuran Allah diğer âyetlerde kadını erkeğe neden dövdürtsün ki;
yukarıda verdiğimiz tercümelere baktığınızda Ali Bulaç'ı diğerlerine
nazaran biraz insaflı görürsünüz. Hafifçe dövün diye tercüme etmiş,
Hafifçeyi nereden buldu bilmiyoruz. Âyette böyle bir ifade yok."
diyor.
Yazar burada "nuşûz"
kelimesini "kötü niyetlerinden endişe etmek" olarak tercüme etmiştir.
Nüşûz, aslında sözlükte yükseklik ve tümseklik mânâsından alınarak
"kadının kocasına kafa tutup baş kaldıracak bir durum alması"dır. Yani
ortada dışa yansıyan bir eylem söz konusudur. Yazar kadını koruyacağım
derken daha mağdur duruma düşürüyor. "Kötü niyetlerinden korkulan
kadınları" cezalandırıyor. İslâm zahire göre hüküm verir. Niyet, -kötü
de olsa- bilinmesi mümkün olmadığı ve henüz ortada teşekkül eden bir suç
bulunmadığı için cezayı gerektiren bir durum değildir. Teşekkül etmemiş
bir suça, niyet okuma ile ceza verilemez. Yazar niyet okuma ile kadına
önce öğüt, sonra yatak ayırma, uslanmazsa baba evine göndermeyi reva
görmektedir. Takdir edersiniz ki niyet okuma ile yuva yıkılmaz. Herhalde
yazar burada kadını baba evine tatile göndermeyi kastetmiyor. Yatak
ayırmayı zaten kendi evinde yapıyor. Bu manada bunun daha üst cezası,
baba evine göndererek herhalde boşama olur. Sizce niyet okumaya bu kadar
ceza çok değil mi? Bu yaklaşımla hangi aile ayakta kalabilir? Yuvayı
bozmak o kadar basit olmamalı.
Oysa bu kadar zorlamaya
gerek yok. "Vedribûhunne" kelimesinin dövmek anlamına gelmediğini
bizatihi Hz. Peygamber'in sünneti en güzel bir şekilde ortaya koyuyor.
Kıskançlık sonucu hanımları, Hz. Peygamber'i, yatağını bir ay süreyle
ayıracak kadar üzmelerine rağmen, o, hiçbirini dövmedi. İşte âyetin en
güzel yorumunu Hz. Peygamber'in bu fiili sünneti ortaya koyuyor. Başka
yorumlara gerek yoktur. Nuşûz alenen bir başkaldırıdır, kötü niyet
değildir. Fakat yazar sözlerinden anlaşıldığına göre sünneti kabul
etmediği ve "hadisin kötü etkisi"nden bahsettiği için buna ihtiyaç
duymamış veya vakıf olamamıştır. Yazar niyet okuma ile kadını baba evine
gönderecek kadar merhametli (!) gözüküyor ve elinde hiçbir kanıt yokken
bütün ulemayı "uydurma hadislerin etkisinde kalma" ithamıyla maalesef
aşağılıyor.
Elmalılı'nın âyetin devamına
getirdiği şu güzel yorumu sizinle paylaşmak istiyorum: "Bunun üzerine
sözünüzü dinlerlerse artık onlara saldırmak için aleyhlerine başka bir
yol aramayınız ve meydana gelmiş kusurlarını olmamış gibi sayınız.
'Çünkü günahtan tevbe eden günahı olmayan gibidir.' Mutlaka şunu
kesinlikle bilmeliyiz ki Allah Teâlâ pek yüce ve pek büyüktür. Bundan
dolayı Allah'tan korkunuz da kadınlara karşı size vermiş olduğu kuvveti
kötüye kullanmayınız. Allah'ın size karşı gücü, sizin kadınlara karşı
gücünüzden çok daha fazladır. Ve sizin Allah'a karşı günahlarınız,
kadınların size karşı işledikleri suçlarından daha çok ve daha küstahça
olduğu halde, Allah sizin tevbelerinizi kabul ve günahlarınızı
affederken size itaat eden hanımlarınızın meydana gelen kusurlarını
nasıl affetmezsiniz ve nasıl olur da onlara saldırmak için bahane arar
durursunuz?"
Serdaroğlu, "Türkçe çeviri yapanların
kadına bakışını etkileyen uydurulmuş hadislerden bazıları: 1-Kadınların
dinleri ve akılları eksiktir. Buharî. 2-Kadınlar arasında iyi kadın, yüz
tane karga arasında bir tane alaca karga gibidir. Buharî. 3-Namaz
kılanın önünden eşek, siyah köpek ve kadın geçerse namaz bozulur. Buharî.
4-Eğer bir kimsenin Allah'tan başka birine secde etmesi mümkün olsaydı,
kadının kocasına secde etmesi gerekirdi. Buharî. 5-Doksan dokuz kadından
biri cennete, kalanı cehenneme girecektir. Buharî. 6-Nikah kadınlar için
bir çeşit köleliktir. Buharî.
Bu uydurulmuş hadisler çerçevesinde
Kur'an'ı anlamaya çalışanların elbette ki Kur'an'daki kadın erkek
ilişkilerini düzenleyen âyetleri doğru çevirmeleri mümkün değildir."
diyor.
Yazarın burada tamamını Buhârî'den diyerek naklettiği
rivâyetlerden sadece ikisi (1,3)
Buhârî'de yer almaktadır. Ali Osman Ateş, ilkinin müdrec olduğunu
belirtiyor. Yani asıl metin bir ilaveye maruz kalmıştır. Aynı hadis
Buhârî'nin başka bir yerinde bu ifade yer almaksızın rivâyet edilmiştir.
Dolayısıyla bu ifadenin yer aldığı versiyon hatalıdır.
(Bk. A.O.Ateş, Hadis Temelli Kalıp
Yargılarda Kadın, İst. 2000, s.174-196, kadın aleyhtarlığı ile ilgi
birçok rivâyetin değerlendirmesini bu eserde bulabilirsiniz)
Diğeri de müdrecdir. Hadisin aslında "kadın" ifadesi yoktur. Bunun
dışında yukarıda zikredilen rivâyetlerin hiçbiri Buhârî'ye ait değildir.
Ayrıca, aslında bir şekilde yorumu mümkün olan teşbih içerikli bu
rivâyetlerin Buhârî'ye ait olduğunu söyleyip güya onun güvenilirliğini
sarsmaya çalışmak, ona iftira atmak yazara bir şey kazandırmaz. Ayrıca
yazarın ifadesiyle "bu uydurmaların etkisinde kalınarak" âyete mana
verdikleri iddiasının da ispatı yoktur. Böyle mesnetsiz ithamlar bilim
etiğine aykırıdır. Hadislerin kabulünde bizim metodumuz şudur: Sağlam
bir senetle gelmişse, bununla beraber tarihi gerçeklerle çelişmeyip
selim akla ve Kur'an'a açıkça ters düşmüyorsa onu kabul ederiz, değilse
reddederiz.
Yazar rivâyetlerin
referansında sadece Buhârî demiş fakat verdiği rivâyetlerin cilt ve
sayfa ya da kitap adı ve bab numaralarını vermemiş, Buhârî'ye ait
olmayan rivâyetleri de ona mal etmiştir. Bu bir yanıltmadır. Bilgiyi
kaynağında görme ve kontrol etme imkânı vermediği için de okurlara
saygısızlık ederek onları yanıltmıştır.
Yazarın söz konusu ettiği
meselelerden biri de neshtir. Ancak konu fazla uzadığı için neshi başka
bir yazıya bırakarak sonuç olarak şunları söylemek istiyorum: Sayın
Serdaroğlu çok ciddi ve hassa konulara yer vermiş, ancak dînî açıdan
ciddi sonuçlar doğuracak iftira niteliğinde mesnetsiz iddialarda
bulunmuştur. Müsteşriklerin Kur'an üzerine çalışmalarını hatasız, son
derece güvenilir, İslam ulemasının bütün çalışmalarını işe yaramaz,
güvensiz olarak takdim ederken; fıkıh, kelam, tasavvuf ve hadis gibi
Temel İslam Bilimlerini de hiçe sayan bir tenkit üslubu sergilemiştir.
Yaptığı genellemeler toplumu Kur'an, fıkıh ve hadis gibi İslam'ı
öğrenebilme temel kaynaklarına karşı büyük bir güvensizlik
aşılamaktadır. Buhârî'de yer almayan bazı rivâyetlerin Buharî'de yer
aldığını gösterme gafletinde bulunmuş, bütün mealleri istisnasız bir
muamma olarak takdim etmiş, bütün ulemamızı Arapça bilmemekle itham
etmiştir. Böyle bir tavır ve üslup sergileyen birinin, karşımıza, dinî
meselelere vakıf ve iyi Arapça bilen birinin çıkmasını ümit ederken bir
de baktık ki karşımıza "en doğru (!)" diye verdiği mealin kelimeler
arası mantıksal ilişkisini ve sonuçlarını kuramadığı için kadını tenkit
ettiği konumdan daha vahim bir noktaya indirgeyen biri çıkmıştır. Ayrıca
Kur'an'ın anlaşılması noktasında Müsteşriklerin, Kur'an'ın kavramları
üzerinde yaptıkları çalışmaları yanılmaz olarak takdim etmesi, doğru ve
objektif değildir. Yazar onların çalışmalarını takdir ederken, bazen
kasıtlı olarak yanlışlar yaptıkları yönünde uyarı görevini yapmamıştır.
Amacım yazarı kırmak değildir. Dileğim her âlime hakkını teslim etmek,
tenkitlerimizde ilmi üslubun dışına çıkmamaktır.
Kalın sağlıcakla!...
18 Şubat 2006
Cemal Ağırman
E-mail:
cemalagirman@hotmail.com |