|
Allah Rasulü (s)'nün hadisleri eğer Kur'ân-ı Kerîm gibi Din'in temel bir kaynağı ve her müslümanın bilmesi ve uyması gereken bir esas olsaydı, Rasul (s) kendinden sonrakilere taşınması için Sahabe'den bunları ezberlemelerini isterdi. Böyle bir durumda ise Sahabe'nin imanca ve de
takvaca en üstünleri ve ilimce en güçlülerinin hadisleri en çok rivayet edenler olması gerekirdi. Yani çok rivayette bulunanların (Muksirûn), az rivayette bulunanlardan (Mukıllûn) daha üst bir mertebede bulunmaları ve bu ikincilerin, gerek takva ve gerekse ilim açısından diğerlerinin gerisinde olmaları icap ederdi, ne var ki meşhur hadis kitaplarında da mülahaza ettiğimiz gibi durumun tam meşhur hadis kitaplarında da mülahaza ettiğimiz gibi durumun tam
aksine olduğunu görüyoruz. Râşîd Halîfeler, Rasul (s)'ün ölürken kendilerinden hoşnut olduğu -bir rivayete göre Cennetle müjdelenen!- on Sahab, Muhacirlerin ileri gelenleri, Ensar'ın öncüleri gibi Din'de yüksek bir mertebe ve ilme, dîni hükümlerde ihtiyat ve danışmanlık yetkisine sahip Sahabîler en az rivayette bulunanlar olduğu gibi bunlar arasında kendilerinden tek bir hadis dahi rivayet edilmemiş olanlar vardır!
Onlar açısından durum ve noktada da kalmamış, Sahabe'nin büyükleri hadis rivayetinden çekinerek, kardeşlerini bundan menetmişlerdir. Bazıları daha da ileri giderek yazılı bazı hadis sahifelerini yaktırmıştır. Bu durum bizi Sahabe'nin avamından olmasına rağmen, en geniş çaplı
rivayette veren fazla hadis aktarımından bulunan Ebu Hüreyre'yi, müstakil bir başlık altında ele almaya itti.
Ebu Hüreyre'nin -genelin kendisine güvenmesi sayesinde- rivayet ettiği bu kabarık hadis yekûnu; içerdiği bir çok şüphe ve çelişkiyle ve Yahudilik, Hristiyanlık vb. inançlar için malzeme teşkil edecek mahiyette unsurları bünyesinde barındırmasına rağmen, eğer meşhur hadis
kitaplarında yeralmayıp müslüman zihinlerde hakimiyet tesis etmemiş olsaydı yine bu başlık için kalem oynatmaz, kendimizi yormazdık. Ama...
ii. İsmi Üzerindeki İhtilaflar, Aslı ve Medine'ye Gelişi
Ne Cahiliyye ne de İslam döneminde insanlar, Ebu Hüreyre'ninki kadar hiçbir şahsın ismi üzerinde ihtilafa düşmemiştir. Hiç kimse, ailesinin ona verdiği ismi kesin şekilde bilmemektedir.
en-Nevevî: "Ebu Hüreyre'nin kendi ismi, otuz görüşten en sahihine göre Abdullah b. Sahr'dır."der.
İbn Abdi'l-Berr ise şunları dile getirmiştir.
"Ebu Hüreyre'nin ve babasının isimleri üzerinde ne Cahiliyye ne de İslam döneminde emsali görülmemiş bir ihtilafa düşüldü. Böyle bir ihtilafın sözkonusu olduğu bir hususta itimada şayan bir gerçeğin ortaya çıkması çok uzaktır. Bu durumda Ebu Hüreyre, ismi olmayan biri gibi
yalnızca künyesiyle bilinir."
Tebrîzî ise şunu kaydetmiştir: "Halk, Ebu Hüreyre'nin gerçek ismi ve nesebi üzerinde büyük bir ihtilafa düşmüştür. İsmi olmayan biri gibi künyesiyle alınırdı. Çok ihtilaf edildiğinden dolayı asıl ismi unutulmuş ve künyesiyle meşhur olmuştur.
Görüldüğü üzere Ebu Hüreyre'ye has kesin bir isimden bahsetmek bir nevi tahmin yürütmek olacaktır. Künyesine gelince bunun hikayesini kendi ağzından dinleyelim:
"Ailemin sürüsünü otlatırdım. Küçük bir kedim vardı. Gece onu bir ağacın üzerine koyar, gündüz de yanıma alıp oynardım. Bu yüzden bana "Kedicik Babası" (Ebu^Hüreyre) künyesini taktılar."
Ebu Hüreyre'nin ismi üzerinde nasıl ihtilaf edildiyse,aslı ve İslam'dan önceki hayatı hakkında da, kendi anlattıklarından başka bir şey bilinmemektedir. Kendi anlattıklarıyla bilinense, karın tokluğuna insanlara hizmet eden ve küçük kedisiyle oynamayı seven yoksul bir adam
olduğudur. Aslı hakkında bilinen yegane şeyse, Devs Kabilesinden Ezdîler'in bir oymağından oluşudur.
İslamdan önceki hayatını kendisi şöyle anlatmıştır:
"Yetim büyüdüm. Yoksul olarak hicret ettim. Karın tokluğuna çalışan bir işçiydim."
İbn Quteybe, "el-Maârif" adlı eserinde, Ebu Hüreyre'nin ismi üzerindeki ihtilaflara değindikten sonra onun Yemen kabîlelerinden Devs'ten olduğunu şöyle ifade eder:
"Ebu Hüreyre dedi ki: "Yetim büyüdüm ve yoksul olarak hicret ettim. Büsre bn. Gazvan'ın yanında karın tokluğuna çalışan bir işçiydim. İkametlerinde onlara hizmet eder, yola çıktılarında onları^takip ederdim. Küçük bir kediyle oynadığımdan dolayı Ebu Hüreyre diye künyelendim.
Ebu Hüreyre otuz yaşlarında Medine'ye geldi. Geldiği sıralarda Rasul (s) H. 7. yılda vuku bulan Hayber gazvesinde bulunuyordu. Konuyla ilgili olarak İbn Sa'd der ki: "İçlerinde Ebu Hüreyre'nin de bulunduğu Devsiler Rasul (s)'ün Hayber'de bulunduğu bir sırada Medîne'ye geldiler.
Allah Rasulü Hayber ganimetinden Ebu Hüreyre'ye de verilmesi için arkadaşlarına danıştı. Onlar da muvafakat ettiler. Fakirliğinden dolayı Ashab-ı Suffe'ye katıldı. Hayber dönüşünden sonra Medine'de ikamet ettikçe Suffe'de kaldı. Oashab-ıSuffe'nin en meşhur mensubuydu."
iii. Rasul (s)'le Beraberliğinin Sebebi:
Gerçek aslını açıklama hususunda yaptığı gibi, Rasul (s)'le beraberlik sebebini açıklama hususunda da samimi ve içten davranan Ebu Hüreyre, -sair müslümanlar gibi- onunla sevgi ve hidayet için beraber olmadığını söylemiştir. Bizzat kendi ifadesiyle; "Rasul (s)'le karın
tokluğuna" beraber olmuştu. İbn Hanbel ve Şeyhân'ın rivayet ettiği bir hadiste Abdurrahman b. El-A'rac şöyle der: "Ebu Hüreyre'yi şunu derken duydum: "Kuşkusuz ben karın tokluğuna Rasul (s)'le beraber olan yoksul biriydim." Diğer bir rivayette: "... karnımı doyurmak için...", Müslim'in rivayetinde ise,"... Allah Rasulü'ne hizmet ederdim..." ifadeleri yeralmaktadır.
Müslim'in bir başka rivayetinde Ebu Hüreyre şöyle der: "Ben, karın tokluğuna Rasul (s)'e hizmet eden zavallı bir adamdım." Başka bir rivayette: "... karın tokluğuna Rasul (s)'Den ayrılmazdım..." ifadesi yeralmaktadır.
Tarih kaynakları onun obur biri olduğunu kaydetmişlerdir. Her gün Rasul (s)'ün veya Ashab'tan birinin evinde karnını doyururdu. Hatta Sahabe'den bazıları bu yüzden ondan nefret ederdi.
Buharî'nin Ebu Hüreyre ile ilgili bir rivayeti de şudur: "Ebu Hüreyre dedi ki: "Yanımdaki yazılı ayeti adamın birine okuturdum. Oda beni alıp karnımı doyururdu. Yoksullara ve zavallılara en iyi davranan Cafer b. Ebî Talib'ti. Devamlı bizi alır ve evinde ne varsa bizi onunla
doyururdu."Tirmizî ise ondan şu rivayette bulunmuştur: "Cafer'e bir ayet sorduğumda bana cevap vermezse evine giderdik." Bundan dolayı Cafer (r) Ebu Hüreyre'nin nazarında Sahabe'nin en faziletlisiydi. Ebu Hüreyre; Onu Ebu Bekir (r); Ömer (r), Ali (r), Osman (r) ve Sahabe'nin diğer büyüklerinden üstün tutmuştur. Bunu aşağıdaki rivayetiyle de teyid etmiştir.
"Allah Rasulü (s)'nden sonra kimse Cafer b. Ebî Talib gibi ayakkabı giyememiş, deveye binememiş ve toprağı çiğneyememiştir."
iv. "Şeyhu'l-Mazîra":
Ebu Hüreyre "Şeyhu'l-Mazîr" lakabıyla biliniyordu. Asırlar boyu alimler, yazarlar ve şairlerin başka hiçbir yemek türüne göstermedikleri ilgiye mazhar olan "Mazîr" Ebu Hüreyre'den bahsedildiğinde bir nükte olarak devamlı hatıra gelmiştir. Bakın es-Seâlibîne diyor:
"Şeyhu'l-Mazîra" Ebu Hüreyre, Rasul (s)'de olan beraberliğine ve faziletine rağmen nükteyi seven bir oburdu. Mervan b. Hakem onu Medine'de kendi yerine bırakırdı. O da başında hurma lifinden bir halkası bulunan bir eşeğe biner gezerdi. Bir adama rastladığında ona: "Yoldan çekil!
Yoldan çekil! Emir geliyor!" diye bağırırdı" Ebu Hüreyre tıptan anladığını da iddia ederdi. Yalnızca midenin iştah hastalığına vekarnın şişirilmesine yarayacak bir çok yemek türünü sayan es-Seâlibî Ebu Hüreyre'nin bu büyük ilaçlarını zikrettikten sonra şöyle der: "Mazîra yemeği onun çok hoşuna giderdi. Muâviye'nin yanında devamlı "Mazîra"yer, namaz vakti gelince de Ali (r)'nin arkasında namaz kılardı. Bu durum kendisine sorulunca şu cevabı vermiştir:
"Muaviye'nin muzîrası çok lezzetli veçok güzel, Ali (r)'ye gelince onun arkasında namaz daha faziletli." Bu yüzden ona "Şeyhu'l-Mazîra" denirdi" Es-Seâlibî, Ebu Hüreyre hakkındaki yazısını onu hicvettiği iki beyitlik bir şiirle bitirmiş. Ancak onları burada zikretmemeyi uygun bulduk.
Bedîü'zemân el-Hemedânî de bu "Mazîra" için özel bir bölüm açmış ve Ebu Hüreyre için iğneli sözler söylemiştir.
"İsa b. Hişâm bize şunu haber verdi: "Basra'daydım ve yanımda fesâhat ve belagatta eşsiz bir insan olan Ebu'l-Feth el-İskenderî vardı. -O fesâhatı çağırdığında fesâhat gelir, belagatta emrettiğindeyse belâgat ona itaat ederdi.- onunla birlikte bazı tüccarların davet ettiği bir
ziyafete gitmiştik. Bize, hazretlere övgü yağdıran, lüks ve bolluk içinde sallanan, kurtuluşu müjdeleyen ve Muaviye'nin halifeliğine şahitlik eden bir "mazîra" sunuldu.
Bunu şerhederken İmam Muhammed Abduh şunları söylemiştir: "Ali b. Ebî Tâlib (r) için biat tamamlandıktan sonra hilafet iddiasında bulunan Muaviye'ye -Ali (r) hayattayken- lezzet ve şehvet düşkünlerinden başka hiçkimse hilafeti için şahitlik yapmamıştır. Eğer Muaviye'nin
yemeklerinden olan bu 'mazîra', -meşru biat sahibi hayattayken- yiyenlerini Muaviye için halifelik şehadetinde bulunmaya itmişse, söz konusu şehadetin, sahiplerine değil bu yemeğe isnad edilmesi gerekir. Zira onları buna iten sebep bu yemektir. Hilafet ve imamet aynı manaya gelir." Ez-Zemahşeri de "Esasü'l-Belağa" isimli eserinde şöyle der: "Olumsuz şartlarıyla Ali (r), muzîrasıyla Muâviye'den daha hayırlıdır."
"el-Hılye" adlı eserinde Ebu Nuaym şunu aktarır: Ebu Hüreyre Kâbe'yi tavaf ederken şöyle derdi: "Karnımdan dolayı bana yazıklar olsun. Onu doyurduğumda beni sıkıştırır. Aç bıraktığımdaysa bana küfreder." İbn Kesir'de yer alan rivayette "... beni zayıf düşürür..." ifadesi yer
almaktadır.
Es-Seâlibî şunu kaydetmiştir:
Ebu Hüreyre şöyle derdi: "Sıcak ekmeğin kokusundan daha güzel bir koku koklamadım. Ve hurmanın üzerindeki tereyağından daha yeğin bir süvari görmedim."
Ebu Hüreyre, yemek yemeyi de insanîlikten saymıştır: Bir defasında kendisine; "İnsanîlik nedir?" diye soruldu. Dede ki: "Allah'tan korkmak, iyi iş yapmak ve bahçelerde öğle ve akşam yemeği yemektir."
Bazılarının daha fazla rahatsız olmaması için bu alıntılarla yetiniyoruz.Ali İhsan GÜN
( aligun1@mynet.com ) |