|
Bilindigi gibi Türkiye hükümeti ile Avrupa Birligi ülkelerin hükümet başkanları bu yazımın yazılmasından tam iki hafta sonra yani 17. Aralık 2004 te Türkiye’nin üyelik görüşmeleri için çetin pazarlıüa başlazacaklar ve büyük bir ihtimalle Türkiye’ye görüşmelerin başlaması için tarih verilecek.
17. Aralık’ta bir avrupalı hükümet başkanının başbakanımıza şu soruyu sorduğunda bilmem Sayın Recep Tayyip Erdogan ne yanıt vermeyi terci eder? Soru şu olabilir: Kızıltepe hangi ülkenin sınırları içindedir? Oniki yaşındaki bir kişi nasıl olurda terrörist olma kuşkusuyla üzerine onlarca kurşun sıkılarak öldürülür? Siz bizlere anayasanızın antidemokratik olan bütün bölümleri degiştirdiğinizi, hatta bırakın insanın kurşuna dizilmesini, işkenceye sıfır
tolerans tanıdıgınızı söylediniz, peki bu Kızıltepe’li Uğur da neyin nesi? Bu soruların sorulmaması için hiçbir neden de yoktur. Bu olayı avrupalı hükümet başkanlarının duymadığını sanmakda aptalık olur. Günümüz dünyasında haberler öyle bir hızla ilerliyorki bazen insan on metre ileride duymadığı bir olayı dünyanın öbür ucundaki kişi olayı anında duymakta.
Şimdi benim sorunum avrupalıların duyup veyahutta duymaması degildir. Sorun 21. yüzyılda Uğur adlı bir çocuğun terrörist gösterilerek babası ile kuşuna dizilmesidir. Üstelik bu devlet medeniyetler birligine girmek için hergün ne kadar medeni olduğunu, eğer avrupa kendilerini içine almasa bunun siyasi bir karar olduğunu, avrupanın müslüman bir ülke olan Türkiye’yi sadece müslüman olduğu için durmadan yan çizdigi propagandası yapılan bir devlette acaba şimdi
ne denilenecek?
Avrupalıların Türkiye’nin yapmış olduğu reformları „kuşku” ile karşılamalarına ve “uygulamayı görelim” demesinin şimdi ne anlama geldigini belki şimdi daha iyi anlamamıza Uğur sebep olmuştur. Türkiye’nin gelişmiş bir demokrasiden ne kadar uzak olduğunu, Uğur ve babası’na sıkılan kurşunlar bize Türkiye’deki oligarşinin sistemini korumak için yaptığı vahşet bir örnek olmalıdır. Oligarşinin oniki yaşındaki bir çocuktan bile korkması neyin eşareti olarak
yorumlamak gerekir? Üstelik öldürülen çocuğun olaydan çok kısa bir süre önce sokakta arkadaşlarıyla oynamakta olduğu, çocuğun öğretmeni olan bir görgü tanığı tarafındada açıklandı. Üstelik mahalle sakinleri önce uzun bir tarama sesi duyulduğunu, sonra dört beş el daha ateş edildiği ama “teslim ol” çağrısı yapılmadığını söylemektedirler. Böyle medeni bir devletin avrupa birliginde ne kadar yeri olabilir?
Şimdi bu yazımı eleştirecekler, bunda önceki yazımda insan hakkının evrensel olduğunu davunduğum için bana eleştiri yapanlar sakın şimdi demsinler; onlar teröristti, devlet güçlerimiz teröristleri öldürdüyse bunun kime ne zararı var? Hemen yanıt vereyim, evet insan öldürmek, bu kim olursa olsun bir cinayettir ve katilliktir. Devletin görevi kendisinde olmayanı herne sebeple olursa olsun öldürmek degildir. Devletin görevi süç işleyen birisini kendisinin
kurduğu kurumlarda adil olarak yargılamaktır. Demokratik toplumlarda devletin yetkileri yasama, yürütme ve yargılama organları arasında bölüşülmüştür. Eğer bir devlette bu yetkiler belli bir kişi, kişilerin veya bir grubun elinde toplanırsa o zaman nice Uğur’lar devletin bütünlügü ve selameti adına katledilir. 1980 cunta’sının başı Kenan Evren’in dedigi „asmayalım da besleyelim mi“ mantığı ile hareket edilirse daha nice Uğur’lar can verir. Böyle bir
Türkiye’nin hangi medeniyetler topluluğunda yeri olmalıdır? Bu mantık ile avrupa’ya girilemiyecegini herhalde bilmeliyiz.
Şimdi Uğur gibi vakaların son olması için herşeyden önce şu soruyu kendinize yöneltmeliyiz: Uğur’un yerinde benim çocuğum ve ben olabilirdim. Hiçbir devlet gücü her ne sebeple olursa olsun yargısız infaza ve böyle bir şeyi hiçbir şart altında düşünmemelidir. Bunu başardığımız zaman bu medeniyetler topluluğuna girmeye, avrupalılar istemesede girmiş olacağız.
Yazımı şöyle bitirmek istiyorum: Uğur ne düşündü? Kafasında neler geçti o sırada? Karşısında o kadar ‘güvenlik görevlisini’ görünce, onu babası ile diz çöktürdükleri zaman? Kurşunlar kendi ve babasının bedenine sıkıldığı zaman?
Kim bilir ne çok korktur Uğur ve kimbilir ne çok canın yandı...
Bu yazıyı yazdıgım zaman şu dizeleri Musa Eroğlu’ndan dinliyordum:
„Kimim ben hatırlat bana
Kendimle tanıştır beni
Nasıl yalvarayım sana
Lisan ver konuştur beni“
Sizde kendinize bu soruyu sordunuz mu?
Herşey gönlünüzce olsun. |