- Hasan KAYGISIZ -

 

 
 E - Posta : hasan.kaygisiz@netcologne.de  

 

 

Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki görüşmelerde insan haklarının oynadığı Rol (1)

 

Türkiye Avrupa Birligi üyesi olsun mu olamasın mı sorusu Avrupa’da ve Türkiye’de güncelligini herzananki gibi korumaktadır. Bu soruyu cevaplamak için biraz tarihe uzanmak gerekiyor.

Türkiye daha bu birligin kuruluşundan kısa bir zaman sonra 1959’da ilk başvurusunu yapmıştır. İlk görüşmelerden sonra 12 Eylül 1963 yılında Ankara’da ilk antlaşma Türkiye ile o zamanki Avrupa Ekonomi Topluluğu arasında imzalannıştır. Bu antlaşma ile Türkiye batıavrupa’nın sistemine entegre olacaktı. Belli bir ön hazırlıktan sonra yermi iki yıl sürecek bir geçiş sürecinden sonra Gümrük antlaşması yapılıp Türkiye avrupa birligine tam üye yapılacaktı. O zamanın Avrupa Ekonomik Toplugu’nun kommisyon başkanı Walter Hallstein şunu demişti: ‘Türkiye Avrupa’nın bir parçasıdır.’[1] Türkiye halen Avrupa’nın pbirparçası olamadı. Bu antlaşma böylece amacına erişmeden son buldu.

Bu antlaşmadan 24 yıl sonra 14. Nisan 1987 yılında Türk Hükümeti ikinci başvurusunu tam üyelik için yapmıştı. Bu başvuruda ilkinden farklı olarak bir yıl sonra red edilmişti. Sebeb olarak Türkiye’nin politik ve ekonomik olarak buna daha hazır olmadıgı söylendi. Bu süre zarfında birçok Avrupa devleti birlige alındı. Portekiz, İspanya, İrlanda, Yunanistan gibi ekonomik ve siyasal sistemleri Türkiye’ye benzerlik gösteren bu devletler Avrupa Birligi’ne üye olmayı başardılar ama Türkiye halen dış kapının birkaç metre gerisinde bekliyor.

Bunun sebepleri arasında şunları söylemek herhalde yanlış olmaz. Birincisi Türkiye’de her on yılda bir askerlerin yönetime el koyup diktatörlüklerini sürdürmesi. Bu diktatörlükler ile Türkiye’de yaşıyan insanların özgürce düşünmeleri elinden alınıp, bir kobay gibi istendigi gibi kullanılmıştır. Ki bu aynı zamanda insanların örgütlenmesini engelledigi için ekonomik gelişmede o ölçüde engellenmiştir. Sendikaların, sivil toplum örgütlerinin ve örgütlenme özgürlügünün yasak edildigi bir toplumda gelişme olamıyacagı gibi insanların dahada körleşmesine ön ayak olunmuştur. Her diktatörlükle beraber insanlar asılmış, ki bunlar devleti yönetmiş veyahutta gençlik hareketine yön vermiş insanlar olup milyonlarca insan da işkencelerden geçirilmiştir. Tüm bu yapılanlar devletin selameti için yapıldıgı anlatılmıştır. İşkence ve asmanın bir devlet politikası oldugu bir yerde toplumun gelişmesi diye bir şey sözkonusu olmaz. Birisini asmak veyahutta işkence yapmak aynı zamanda diger insanları susturmak ve gözdagı vermektir.

İkincisi Türkiye’de demokrasi kültürünün olmaması. Olan normlarda her darbeden sonra yukarıda anlattıgım gibi yok edilmiştir. Yapılan her demokratikleşme hareketi halka yukarıdan dikte edilmiştir. Demokrasinin gelişmesi için üsttekiler hep halk adına karar verme yetkisini kendilerinden görmüşlerdir.

Darbelere ragmen Avrupa Birligi için insan hakları ihlalleri Türkiye’nin Avrupa Birligine alınması için bir sebep teşkil etmemekteyti, taki 1980 darbesinden sonra Türkiye’den insanların avrupa ya akın etmesi ile bu konu Avrupa kamuoyunun ilgisi ve kamuoyunun kendi hükümetlerine baskısı ile avrupa’nın gündemine girmişti. Bu durum avrupa’da Türkiye’nin birlige girmesini istemiyenler için iyi bir koz olarak elde tutulmuştur ve halende tutulmaktadır.

Bu durumdan aslında iki tarafta ta ki Doğu Bloku sisteminin çökmesine kadar memnundu. Sovjetler Birligi’nin çökmesi ile dünya’daki siyasal dengelerde degişmişti. Avrupa artık Amerika’nın yanında yeni bir güç olarak dünya siyaset sahnesindeki yeni rölünü oynamak zorunda kaldı. Böylece Avrupa genişleme stratejilerini belirleyip Sovjetler’den boşalan alanı doldurmak zorunlulugunu hissetti. Bu vesile ile dagılmış olan Dogu Bloku ülkeleri Avrupa Birligi’ne entegre olma ve edilme fırsatlarını yakaladılar. Bu durum Türkiye içinde yeni bir şanstı. Avrupa Birligi aynı zamanda Maastriş antlaşması ile 1992 yılında ekonomik birlikten siyasal birlik olmaya’da adım attı.

Ancak bu yeni siyasi birlik entegrasiyonu belli bir kural dahilinde yapması gerekiyordu. Bunun için 1993 yılında Kopenhagen’da Avrupa’nın hükümet ve devlet başkanlarının kararları dogrultusunda yeni alınacak üyeler için Kriterler hazırlandı. Bu Kriterler Kopenhagener Kriterler olarak adlandırıldı. Bu Kriterler üç bölüm altında toparlandı. Biricisi Sisasal kriterler, ki bunlar Demokrasi’nin işleyişi, hukuk devleti olmak, azınlıkların korunması ve en önemliside insan haklarının korunmasıdır. Ekonomik kriterler ile iyi işleyen bir pazar ekonomisi ve Avrupa Birligi içinde rekabetci baskılara ve pazar güçlerine dayanma olarak belirlendi. Üçüncü bölüm altında toparlanan diger kriterler en son yapılması gereken şartlardı, ki bunlar üye olduktan sora o devletin Avrupa Birligi içinde alacagı siyasal ve ekonomik sorumluluklardı.

Bu Kriterler hazırlanırken tabiki Türkiye’nin koşulları, ki bununla Türkiye’deki Avrupa Birligi karşıtlarının sık sık kullandıkları olmazsa olmaz koşulları, göz önünde bulundurulmadı. Kurallar üye olacak tüm devletler için geçerlidir denildi. Kimseye bir ayrıcalık tanınamaz ilkeside devalarca Avrupa Birligi’nin yetkili kişi ve kurumlarınca belirtildi. Üstelik 1993 yılında Avrupa Birligi için Türkiye öncelikli olmayıp aynı zamanda eskisi gibi NATO’nun en dogudaki komunist yayılmaya karşı bir kale olmaktanda çıkmıştı. İlk başlarda Türkiye Avrupa için sıradan bir devlet olmuştu. Bu durum taki Sovjetler Birligi’nde ayrılan Türki-Cumhuriyetlerin önemi Avrupa ve Amerika tarafından anlaşılıncaya kadar sürmüştür. Hatta bu durum 1997 yılının sonlarında Lüksembur’ta toplanan Avrupa Birligi yirvesinde on Dogu Avrupa ülkesi, Kıbrıs ve Malta aday ülke olarak adlandırılmalarına ragmen Türkiye’ye bu liste içinde yer verilmedi. Halbuki 1995 yılında Avrupa Birligi ile Türkiye arasında gümrük birligi antlaşması yapılmıştı. Bu antlaşma o zamanlar Tansu Çiller Hükümeti tarafında büyük bir zafer olarak kamuoyuna lanse edilmişti. Bu karardan sonra Türkiye’de degişik çevrelerde bu karara karşı degişik alternatifler üzerine tartışmalar yapıldı. Hatta bunlardan bir taneside bir İslam ülkeleri Ekonomik Birligi’nin kurulması veyahutta amerika ile ilişkilerin dahada sıklaştırılması idi. Bu alternativlerin pratikte gerçekleşmiyecegi önceden bilindigi gibi kamuoyu bununla bir süre meşgul edildi.

Kimseye şu soru sorma olanagı verilmedi. Türkiye’nin egemen güçleri Türkiye’nin neden aday ülke olarak belirlenmedigini halktan gizlemek amacı ile devamlı sadece Avrupa Birligi’ni suçlamak şartıyla olayın yönünü başka yerlere yöneltmeyi bir politik marifet olarak halka sundular. Bu propaganda kamuoyunda büyük yankı da buldu. Hemen hemen herkes Avrupa Birligini bir düşman gözü ile bakmaya başladı.

Bu karardan tam iki yıl sonra Helsinki’de Türkiye Amerika’nında baskısı, Almanya’daki hükümet degişikligi ve Yunanistan’ın bazı avantajlar karşısında Türkiye’ye kaşı tutumunu degiştirmesi ile aday listesine alındı. Ondan sonramı ne oldu onuda gelecek yazımda anlatmak üzere; saglıklı ve özgür duygular içerisinde iyi günler geçirmeniz dilegi ile!

Saygılarımla.

[1] Bak. Steinbach 1999, S. 683.

 
 
 
 
 

 

Karadeniz FM
BeOnAir Radio
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Trabzon'da Hava Durumu
 
Taşkıran Resmi Sitesi © Copyright - Tüm hakları saklıdır.