|
Basında sık sık bazı
istatistiki veriler yayımlanır. Örneğin süt tüketimi konusunda denir
ki:
“Almanya'da kişi
başına düşen günlük süt tüketimi miktarı 1 litre iken Türkiye'de bu
oran, 100 mililitredir”.
İşte bu tür
istatistikler kadar saçma bir veri çalışması yoktur.
Çünkü bu veriler
değerlendirilirken, Almanya'daki köylü toplumu ile Türkiye'deki köylü
toplumu arasındaki oransal ve sayısal farka bakılmaz.
Almanya'da süt
satışlarının belki de % 90'ı vergilendirilmiş satışlar üzerinden
gerçekleşirken, Türkiye'de vergiye tabi satışlar çok azdır; vergiye
tabi satışlar da çok büyük oranda süpermarket alışverişlerinde
gerçekleşmektedir..
Ağzı neredeyse süt
kokan çocuklar dahi bilir ki, “Türkler Almanların onda biri kadar süt
tüketiyor..” demek, Türkiye'nin sosyolojik altyapısını bilmemek
demektir.
Beygirlerin ya da
merkeplerin taşıdığı güğümlerden alınan veya ahırda sağılıp hemen
tencereye konulan süt kayda geçmediğinden elbette süt tüketimi
düşükmüş gibi algılanacaktır.
(Hemen burada, 2002
seçimlerinde oy kullanmayanların çokluğundan bahsederek AK Parti'nin
oylarının gerçekte %34 değil %25 olduğunu belirtmeyiniz.. Bu ölçüden
bakıldığında CHP'nin oy oranının %19 değil % 12; MHP'nin oy oranının
%8 değil %5 DSP'nin oy oranının %1 değil, % 0,1 olduğu ortaya çıkar..)
Dolayısıyla
toplumsal “algı” ile istatistiki “veri” arasında ciddi bir fark
vardır..
Sözü, bayramda
Hürriyet gazetesinde yayımlanan bir ankete getirmek istiyorum.
Son günlerde adı
sıkça duyulan ODAK Araştırma Grubu tarafından hazırlanan ankette
dikkatimi çeken bölümlerden biri de “siyasi eğilim dağılımı” ile
ilgili olan bölümdü..
Buna göre halkın
%23'ü kendini milliyetçi; %21'i sosyal demokrat; % 9'u muhafazakar; %
8'i laik; %5'i sosyalist; %4'ü şeriatçı; % 2'si ülkücü; % 2'si de
komünist olarak tanımlıyormuş.
Dolayısıyla sosyal
demokrat, sosyalist, laik ve komünistlerin toplam oranı % 36 olarak
görünüyor; bu da solun geleneksel oy oranı olan üçte bir oranına
tekabül ediyor.
Bu anlamda
“solcu”ların sayısında “oran” açısından bir azalma olmadığı, yani
“ora”da bir değişikliğin olmadığı, dolayısıyla çoğunluk Ak Parti'de
olmak üzere diğer partilere de sol seçmenin oy verdiği anlaşılıyor.
Dikkatimi çeken bir
husus da kendini “laik” olarak tanımlamış olan seçmen oranının % 7
gibi yüksek bir oy oranına sahip oluşudur.
Bu oran yüksektir;
çünkü bireyin laik olamayacağını olsa olsa laikliği
“benimseyebileceğini”, laikliğin devlet ile alakalı olduğu hususunu
idrakte zorlanan % 7 gibi bir oran yüksektir.
Dolayısıyla laikliği
benimseyen kişilerin oy oranını % 7 olarak tavsif etmemek gerekiyor;
zira kendini örneğin muhafazakar olarak tanımlayan ancak laikliği
“benimseyen” çok yüksek oranda bir kitle de mevcut..
Şimdi başa dönelim:
Bilimsel analizi
beceremeyenler antidepresan ilacı tüketimine dayalı istatistikleri de
doğru okuyamıyor.
Örneğin deniliyor
ki: “İsviçre'de antidepresan ilacı tüketimi kişi başına yıllık 30
tablet iken Türkiye'de bu oran yıllık 2 tablettir”.
Bu farkı yazdıktan
sonra şöyle yorum yapılıyor: “İsviçre'de yaşayan insanlar Türklere
nazaran 15 kat daha fazla depresyona giriyor..”
Oysa şu akla
gelmiyor..
İsviçrelilerin
eğitim ve genel kültür düzeyi Türklerden daha fazla olduğu için,
İsviçrelilerin psikiyatriste gitme oranı Türklere nazaran daha
fazladır.
Dolayısıyla,
İsviçreliler psikiyatriste daha fazla gittiği için daha fazla
antidepresan ilacı kullanmaktadır.
Yani, Türkler
İsviçrelilerden daha mutlu değildir.
Olsa olsa
kendilerine psikolojik tedavi amacıyla gelinmemesi nedeniyle Türk
psikiyatristler mutsuzdur! |