|
Merhaba…
Kıymetli hemşerilerim, çalışmalarımın beni sizlerle buluşmaktan alıkoyduğu uzun bir aradan sonra, “sizleri elbette unutmadım” sadedinden bir değerlendirmeyle yeniden merhaba diyebilmenin huzurunu sizlerle paylaşmak istedim. Yazımda, aslında yaratıldığı andan itibaren zaten en değerli varlık olarak tescillenen insanın, bunca tecrübeden sonra düştüğü arzulanmayan
konumdan yeniden hakkettiği üstün konuma ulaşmasında, özellikle kendini bu noktada sorumlu hissedenler açısından dikkate alınması gereken bir konuya değinmeyi uygun buldum. İnsanları nasıl kazanabiliriz, bu çabamızda davetçi ve davete muhatap olanlar açısından yardımcı başlıca öğeler nelerdir? Bu sorulara cevap bulmaya çalışalım.
İnsan kazanma çabası, hayatta en zor fakat en değerli mücadele alanlarından birini teşkil eder. Zira bu çaba, sadece davetçinin bilgi ve beceri açısından yeterli olmasıyla değil, aynı zamanda muhatabı tanıyabilme ve onu kazanmaya yönelik uygun metotlar geliştirebilme başarısına da bağlıdır. Yine bu çaba, yaklaşımları, fikirleri, ilgi ve amaçları, kısaca hayat
görüşleri birbirinden farklı; hatta çoğu zaman birbirine zıt iki dünyanın karşı karıya gelmesi anlamına gelir.
İnsan kazanma olgusu, ekonomik işlemlerde görüldüğü gibi menfaat anlayışıyla gerçekleştirilen bir “oldu-bitti” ile değil, zihin ve ruh gücüyle gerçekleştirilen karşılıklı bir iletişim ve etkileşim girişimiyle tanımlanabilir. Aradaki ilişki boyutları hassas dengelere dayanır: İnsan vermeye hazır olabildiği ölçüde alabilme ya da kazanabilme hakkı elde eder. Bu
alış-veriş, bazen maddidir, bazen manevidir; fakat her halükarda bir bedel karşılığında gerçekleşir. Sevginin esirgendiği yerde saygı ya da merhamet beklenemez. Aynı şekilde, uygun usuller ortaya konmadan arzulandığı şekilde insan kazanmak mümkün olamaz.
İnsan kazanma süreci tarafların her ikisi için de mevcut olması gereken bir takım şartları zorunlu kılar. Başka bir ifadeyle hem insan kazanmak isteyen (örneğin bir davetçi, tebliğci, politikacı…) hem de kazanılmak istenen muhatap, böyle bir ilişkiye ve iletişime hazır durumda olmalıdır. Ancak asıl önceliği olan, muhatabın hazırlığından çok davetçinin insan kazanma
çabasında bilgi donanımı ve psikolojik yaklaşım açısından yeterli olmasıdır. Zira hem vereceği bilgilerin tatmin ediciliği, hem de süreci başlatan ve geliştiren motivasyonu sağlayan ilgi, sevgi, takdir, kabul, dürüstlük, fedakarlık, sabır, inanç, kararlılık, güven,umut, iyimserlik gibi psikolojik faktörler, ancak gereği gibi değerlendirilip kişiliğe mal edildikleri taktirde başarıya ulaştırabilirler. Kendiyle ve başkalarıyla barışık insan böyle bir
yapılanmayı kimliğinin derinliklerinde büyük ölçüde tamamlamış durumdadır. İşte davetçide bulunması beklenen, böyle bir kimlik bilincidir.
İnsan kazanma sürecinde burada sayamayacağımız kadar çok etkenin söz konusu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bununla birlikte davetçi açısından “olmazsa olmaz” türden başlıca niteliklerden bahsetmek, özü yakalama noktasında yeterli olacaktır.
Her şeyden önce davetçi sözleriyle, tutum ve davranışlarıyla örnek bir yaklaşım sergilemeli, yani çevresindekiler için model olabilmelidir. Model kişilik, tabii olarak söz ile davranışlar arasında tutarlı olmayı; insanlara saygılı olmayı; onların düşüncelerine ve inançlarına değer vermeyi; etrafını aydınlatabilecek bilgi ve beceriye sahip olmayı gerektirir.
Geçmişe uzandığımız zaman, toplumları ve tarihi değiştiren tüm peygamberlerin, lider ve halk kahramanlarının, insanları model şahsiyetleriyle etkilediklerini tespit edebiliriz. Diktatörlük, zorbalık ve halka rağmen kurulmuş tüm yönetimler, ya yeni liderlerce ıslah edilmiş ya da tarih sahnesinden silinip yok olmuşlardır.
İyi bir model, başkalarıyla ilişkilerinde sergileyeceği yaklaşımlardan önce, kendi şahsiyeti açısında zorunluluk arz eden bir takım ön şartlara sahip olmalıdır. Kuşkusuz bunlardan birincisi sağlam, tutarlı ve kararlı bir inanca sahip olmaktır. Bu inanç dünyevi de olabilir, ancak din ile desteklenmiş, ilahi mesajla yoğrulmuş inanç en güçlü olanıdır. Zira din, sunduğu
eşsiz değerler sistemiyle insanın hem zihnine hem ruhuna hitap ederek, başka hiçbir yerden telafi edilemeyecek tatminler sunar.
Şartlardan ikincisi fikirleri ve davasıyla ilgili doyurucu, aydınlatıcı ve ikna edici bilgi birikimine sahip olmaktır. Davetçi öncelikle yaşadığı zamanın işlediği konulardan haberdar olmalı, günceli azami ölçüde takip etmelidir. Ancak burada asıl dikkate değer husus, mevcut problemlere çözüm sunabilecek ya da en azından yorum getirebilecek bilgi zenginliğine
sahip olması, bu bağlamda çevredeki insanların ilgi duydukları ya da merak ettikleri konularda aydınlatıcı ve tatmin edici bilgiler vermesidir. Bilginin olmadığı yerde cehalet hakimiyet kurar. Bu nedenle davetçinin asıl mücadele alanı, cahilliğin hüküm sürdüğü alandır. Peygamberimizin hayatını, her şeyden önce cehalete karşı açılmış büyük bir bilgi savaşı olarak tanımlamak mümkündür.
İnsan kazanma emelinde davetçinin sahip olması gerektiği önemli koşullardan bir diğeri kararlılıktır. Bu zor süreç, beraberinde yıldırıcı tecrübeleri, başarısızlıları ve ihanetleri de getirebilir. Bu tür olumsuz etkenler, davetçiyi savunduklarından vazgeçirmemelidir. Aksi taktirde o, yılgınlık ve umutsuzluk duyguları içinde yenilginin acı yüzüyle karşı
karşıya gelir. Hz. Peygamberin “karar verdiğinde azimli ol!” şeklindeki uyarısı, konunun ciddiyetine işaret eder. Sabır, dayanıklılık ile kararlılık arasında birbirini destekleyen güçlü ilişkiler vardır. Birinin olmadığı yerde diğeri eksik kalır.
Bu noktada iyimserliği besleyen umuttan da bahsetmek gerekir. Sabır ve kararlılık ancak umudun tazeliğini koruduğu durumlarda en güçlü konumlarına ulaşır. Davetçi yaklaşımlarıyla her zaman geleceğe yöneliktir. Kazanmak istediği insanı geleceğe hazırlama çabasındadır. Bu nedenle umudunu canlı tutmak zorundadır. Umudun kaybedildiği yerde, depolanan ruhsal
enerji hızla tükenir; yılgınlık, kötümserlik ve başarısızlık baş gösterir. Bu durumda insan kazanma hedefi, ulaşılamayacak ölçüde uzak görülür. Oysa umut, en kötü koşullarda bile mutlaka bir çıkış yolunun bulunabileceğine işaret eder.
Gerek kişilik yapısıyla ilgili sıraladığımız nitelikler ve gerekse başkalarıyla ilişkilerde dikkate alınması gereken metodik yaklaşımlar, burada dile getirdiklerimizden kuşkusuz çok daha fazladır. Ancak burada ifade etmeye çalıştıklarımız, söz konusu yaklaşımlar arasında en önemlileri sayılır. Bu çerçevede başkalarıyla ilişkilerinde davetçinin dikkate alması
gerektiğine inandığımız bir kaç nitelikten kısaca bahsedebiliriz: sevgi, hoşgörü, doğruluk ve samimiyet.
Davetçi sevebildiği ölçüde ilgi duyar, sevebildiği ölçüde mücadele gücünü korur ve o ölçüde muhatabını kendine bağlayabilir. Sevgi, yaşamayı değerli kılan ve insanı tüm olumlu davranışlarında harekete geçiren bir hayat enerjisidir. İnsan bu enerji ile önce kendine, sonra kendi ötesine, yani hayata ve tüm varlığa açılır. Gerçek anlamda sevgi, insanın
başkalarını aşırı yücelterek değil, en az kendine olan sevgisi kadar sevmeyi içerir. Buna göre birini samimiyetle sevmek, kendini muhatabına olduğu gibi sunmanın yanında onu da olduğu gibi benimsemek anlamında samimi bir alış-verişe dayanır. Bu alışveriş insanı iyi ve güzel olana doğru değişmeye ve gelişmeye zorlar.
Sevgi ile nice umutsuz ve katı durumların şaşırtıcı bir şekilde değiştiğine dair örnekler az değildir. ABD'de bir profesör, sosyoloji bölümü öğrencileri aracılığıyla Baltimor'un varoşlarında yaşayan öğrenciler üzerinde, gelecek tasarımları ile ilgili bir alan araştırması yürütür. İncelenen öğrenciler ile ilgili verilen ortak raporda, “hiç şansı yok”
değerlendirmesi ağır basar. 25 yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü aynı araştırma ile ilgilenerek sorgulanan gençlerin 25 yıl sonraki durumlarını öğrenmek için harekete geçer. Ulaştığı sonuç oldukça çarpıcıdır: Proje tamamlandığında, başka bir şehre taşınan veya ölen 20'si dışında, ulaşabildiği öğrencilerden 180'inden 176'sı, büyük bir başarı kaydederek, avukat, doktor, işadamı… gibi saygın bir konuma gelmişlerdi. Duruma şaşıran profesör, bu
başarının sırrını araştırmaya karar verir ve araştırmayı derinleştirir. Önemli konumlara geldikleri tespit edilen bireylerle yaptığı görüşmelerde hepsinin, okudukları yıllarda derslerine giren bir bayan öğretmenden söz ettiklerini belirleyen Profesör adresleri tarayarak neticede henüz yaşayan öğretmeni bulur ve ona bu gençlerin başarısı üzerindeki değiştirici rolünün ne olduğunu hayretle sorar. Yaşlı öğretmenin cevabı kısa ve kesindir: “Bu çocuklara bütün
sevgimi vermeye çalıştım!”. Ümmetine olan koşulsuz sevgisiyle Hz. Peygamber, büyük bir dönüşüm yaratarak Cahiliyye toplumundan kısa bir sürede devasa bir medeniyetin doğuşunu hazırlamış, sevginin toplumu nasıl kökten değiştirebileceğine dair güzel bir örnek vermiştir. İşte İslam Medeniye bu sevginin temellendirdiği eşsiz bir üründür.
Başkalarına yaklaşırken davetçinin temel yaklaşımlarından bir diğeri, hoşgörü olmalıdır. Gerek bedensel açıdan ve gerekse ruhsal açıdan farklı özelliklere sahip olmak, insan tabiatının en önemli niteliklerinden birdir. Hoşgörü, en genel anlamıyla insanları tüm farklı yönleri ile kabul ederek, hatalarına karşı anlayışla yaklaşmaktır. Muhatabın hatalarını
büyüten ya da davete karşı direnenleri reddeden ve küçümseyen davetçinin hedefine ulaşması, yani insan kazanması son derece zordur. Hoşgörü, esnek ve sabırlı olmayı; tahammül etmeyi; gerektiğinde amacı ertelemeyi, hatta bazen terk etmeyi gerektirir. Hz. Peygamberin, bunca eziyetlerine rağmen müşriklerin ileri gelenlerine usanmadan kararlılıkla tebliğde bulunması; örneğin kıymetli eşi Hz. Hatice’yi ve her zaman destek gördüğü amcası Ebu Talib’i kaybettiği,
“hüzün senesi” olarak tarihe geçen en zor zamanda hem teselli, hem de davet için gittiği Taift’e kendisini taşlayan Taif halkını iman ederler ümidiyle affetmesi, eşine az rastlanır davetçi örneklerindendir
Doğruluk ve samimiyet, bireyin güvenilirliği ile doğrudan bağlantılıdır. Yeni bir mesaj, dava ya da iddiada bulunan biri, her şeyden önce kendi savunduklarına samimi olarak inanmalı, güvenmeli ve hayatında uygulayabilmelidir. Örneğin Kur’an-ı Kerim’de “Beraberindeki tövbekarlarla birlikte emr olunduğun gibi dosdoğru ol”
(Hud 11/112) ayetiyle, “Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz” (Saf, 61/2) ayeti, doğruluk ve samimiyetin dinimizce ne kadar önemsendiğine işaret eder. Tıpkı davetçinin muhatabını tanıma arzusu gibi muhatabın davetçiyi tanıma ihtiyacı da önemlidir. Kendisini değişmeye çağıran insanın samimi olup olmadığını bilmek ya da tespit etmeye çalışmak onun en tabii hakkıdır. Bu noktada davetçi olabildiğince açık davranmalıdır, güven vermeli
ve kişiliğiyle muhatabını kucaklayabilmelidir. Kuşkusuz sergilediği kişilik yapısı, temsil ettiği ya da çağırdığı davanın kabul edilip edilmeyeceğinde belirleyici olacaktır.
Baki muhabbetlerimle… |