|
- Giriş
Ortak yaşamın benimsenip şekillendiği ilk topluluklardan itibaren, organize nitelikli her sosyal oluşum, –gizli ya da açık- temel bir amaç gütmüştür: Hayata, fizikî ve insanî açıdan daha kolay yaşanabilir bir yapı kazandırmak... Zamana bağlı gelişmeler, bu yapının içeriğini belirlemiştir.
Birlik ve beraberlikten doğan güç ve avantajlar, bir yandan insandaki toplumsal potansiyellerin gerçekleşmesine, diğer yandan da ortak kültür ve ideolojilerin gelişmesine hizmet etmiştir. Bu çerçevede her toplumsal değişme, kendi dinamizmi içinde hem taraftar hem de muhalif yaklaşımları gündeme getirmiştir. Böylece zaman ve ortama bağlı olarak doğan, güçlenen, zayıflayan ve kaybolan değer örüntüleri mevcut olmuştur. Toplumsal değişmeyi ifade eden
bu kültürel gelişim sürecinde, taraftar ve muhalif yaklaşımlar arasında ortaya çıkan rekabet, neticede kültürel çatışmalara yol açmıştır. Doğal olarak her çatışma, beraberinde geçmişe tepkili yenilikçi ideolojileri de sürüklemiştir. Günümüz modern anlayış, sözünü ettiğimiz sürecin son halkasını teşkil etmektedir.
Ne kadar yapıcı olursa olsun insan merkezli ideolojileşmiş her yaklaşımın olumsuz yönlerinin de kaçınılmaz olarak varolabileceği gerçeğinden hareketle bu yazıda, modernitenin çıkmazları ve doğurduğu başlıca psikolojik sorunlar ele alınmaktadır. Başka bir ifade ile bu makale, konu başlığından da anlaşılabileceği gibi modernitenin insan hayatını zorlaştıran olumsuz etkileri ile sınırlandırılmıştır.
“Modern olanın karakteri, yenilik, değişme, yenilenme, çağa ayak uydurma” gibi anlamlara gelen “Modernite” kavramı, genel olarak bir medeniyetin, özel olarak Batı medeniyetinin kendi gelişmesi içinde en son ulaştığı hayat tarzını ifade eder. Modernitenin ideolojik yansıması olarak “Modernizm”e, yeniye taraftarlık, yenilik tutkunluğu, eski olana karşı ileri derecede düşmanlık ve yerleşik her şeyi değiştirme... gibi anlamlar yüklenmiştir.
Modernite ile ilgili tartışmaların ele alındığı hemen her yerde doğal olarak gündeme gelen gelenek (Tradition), geniş anlamda, “belirli davranışsal norm ve değerleri benimseyip aşılayan; gerçek ya da hayalî bir geçmiş ile süreklilik gösteren ve genellikle yaygın bir biçimde benimsenen ortak ritueller ya da başka sembolik davranış biçimleriyle ilişkili toplumsal pratikler kümesi” olarak tanımlanır”
- Modernite ve Değer Kaybı
Modernite ile gelenek arasında gözlemlenebilecek en önemli ayırım, kuşkusuz kişisel ve toplumsal değerlerdeki köklü değişmelerdir. 20. yy. modernleşme sürecini, geçmiş ile ilişkisi açısından metafizik anlamda “değer kaybı” ile ifade etmek mümkün görünmektedir. Teknolojik gelişmelere paralel olarak gittikçe yaygınlık kazanan değer kaybı, sosyal boyutta ilk olarak Batı toplumlarında ortaya çıkmıştır. Sosyo-kültürel alanda yaşadığı pek çok olumsuz
deneyimler nedeniyle Batı Medeniyeti, Pozitivizm ile beslenen seküler bir yaklaşımla geçmişi ile yüzleşmek yerine, onu ve barındırdıklarını reddederek hesaplaşmayı yeğlemiştir. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak o, aslında dinî değerler üzerinde yükselen temel dayanaklarını kaybetmekle karşı karşıya gelmiştir. Kitle iletişim araçlarında ve kültürler arası ilişkilerde ortaya çıkan hızlı gelişmeler, benzer bir neticeyi zaman farkı olmakla birlikte diğer
ülkelerde de doğurmuştur. Maddî imkanların hızla artmasıyla “sahip olma”yı bireysel sınırlarla kayıtlı kılan duyguların güç kazanmasına karşın, paylaşmayı ve beraberliği ifade eden özveri, ilgi, dayanışma, sorumluluk gibi dinî-manevî temellere dayalı pek çok erdem, gittikçe zayıflamış ve neticede toplumsallık duygusu, sadece maddî ilişkilere indirgenerek belirleyici niteliğini büyük ölçüde kaybetmiştir.
Konuya düşünsel temeller açısında yaklaştığımızda, geleneksel ahlak anlayışının modern düzlemde dikkate değer bir değişim geçirdiğini söyleyebiliriz: Yaşadıkları asırda daha çok spekülatif bir yöneliş arz eden Protogoras’ın insanı ölçü alan indirgemeci yaklaşımı; Diogenes’in kayıtsızlığı savunan “kynik” yaklaşımı; Aristippos’un hazzı merkez alan “hedonist” yaklaşımı; Machiavelli’nin amaç uğruna her türlü aracı meşru kabul eden oportünist yaklaşımı
ve Nietzsche’nin normları saçma sayan yaklaşımı, çağımız toplumlarının pek çoğunda hayat görüşü haline gelmiş; bundan da öte, geniş uygulama alanları bulabilecek bir hüviyet kazanmıştır.
Diğer taraftan gerek aile içi ilişkilerde ve gerekse diğer toplumsal kurumlarda zamanla ortaya çıkan değer yozlaşması, bir arada yaşamanın gereği olan iş bölümü ve görev bilincini ikinci plana itmiş, bağımsızlık duygusunu kamçılayarak “bireyselleşme”nin hayat görüşü olarak benimsenmesine yol açmıştır. Elbette bu neticede sosyal kurumlar, üstlendikleri toplumsal görevleri gerektiği gibi yerine getirmedikleri için birinci derecede sorumludur. Çünkü
uyumlu ve olgun bir kişilik gelişiminde belirleyici rol oynayan değerler, başta aile kurumu olmak üzere okul, dinî ve sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu kültürel bütünlük tarafından aktarılır.
Yaygın bir kanaate göre modern uygarlığın en büyük kazanımı olarak kabul edilen “bireycilik”, kendi yaşam tarzlarını saptama; benimseyecekleri inanç esaslarını bizzat seçme ve geçmişin kabullerinden uzaklaşarak geleceği birey olarak belirleme gibi insanlara hukuksal düzenlemelerle desteklenmiş kişisel haklar kazandırmıştır. Bu anlamda modern özgürlük, geçmişteki ahlâkî ufuklardan kopmanın sayesinde elde edilmiştir. Ancak, modern insan bunun
bedelini, anlam referanslarını büyük ölçüde kaybettiği için “Varoluşsal Boşluk”a düşmekle ağır bir şekilde ödemek zorunda kalmıştır. Oysa geçmişte insanlar, kendilerini büyük bir kozmik düzenin parçası olarak anlamlı bir bütün içinde hissederek huzur buluyorlardı.
Toplumsal bir vakıa olarak İkinci Dünya Savaşından sonra teknoloji ve ekonomi alanında ortaya çıkan yeni gelişmeler, dinî-ahlâkî değerlere karşı belirgin bir kayıtsızlığa yol açarak toplumda “ahlâk boşluğu”nun doğuşuna zemin hazırlamıştır. Bu gelişmede pozitif bilimin katkısı, küçümsenemez
boyuttadır. Modern bilim, sunduğu yeni imkanlarla bir taraftan insanın ufkunu açarak hayatını kolaylaştırırken, diğer taraftan da değerlerden uzaklaşarak metafizik içerikli pek çok yeni zihinsel sorunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Modern öncesi büyük medeniyetlerin temellerini oluşturan hakikat, adalet, onur gibi hayatî prensipler, öncü konumlarını büyük ölçüde yitirmiştir. Eskiden mutlak olarak kabul edilen hususlar, günümüzde gerçekleşmeyen rüyalar
görünümündedir. İnsanlığın içinde bulunduğu mevcut durum, bir görelilikler dünyasını çağrıştırmaktadır. Böyle bir dünyada hayatını kurmaya çalışan birey, kendine uygun gördüğüne doğru ve olumlu; uygun görmediğine ise, yanlış ve olumsuz bir anlam yükleyerek başkaları ile ortak noktalarını gittikçe
azaltmıştır.
Bireyin ruh sağlığını korumak; kendisi ve kendi ötesiyle barışık yaşamasında yardımcı olmak adına fonksiyonel bir amaç taşıyan psikoloji bile, insanın manevî yanını bilimsellik adına yıllarca görmezlikten gelmiş; çözüm önerilerinde dinî muhtevadan uzak durmaya özen göstermiştir. Bundan da öte, örneğin Freud’un şahsında Ortodoks Psikanaliz, din ve tanrı ile ilgili yönelişleri, mitolojik temellere indirgeyerek obsesif-kompulsif
(saplantılı-zorlanımlı) karakterde ruhsal sapmalar olarak değerlendirmiştir.
Bu olumsuz tutum, Gelişim Psikolojisi, Transpersonal Psikoloji ve diğer gelişim kuramlarında son dönemlerde ortaya çıkan kabullenici yaklaşımlara kadar süregelmiştir. Önemli kişilik kuramcılarından Cloninger, 1994 yılında yayınladığı bir yazısında insanın “aşkın boyut”unu uzun bir süre fark etmediğini itiraf ederek kuramını, aşkın boyutu da dikkate alarak yeniden gözden geçirdiğini ve yenilediğini ifade eder. Logoterapist Frankl, bu noktadaki
şaşkınlığını “Anlamıyorum, neden iyi bir psikiyatr olmak için dinsiz olmak gerekiyor?!” sözleri ile dile getirir. Frankl’ın şahsında somutlaşan bu anlayışının pratik bir yansıması olarak Logoterapi, günümüzde dine en yakın psikoterapi ekolü olarak tanımlanmış
ve böylece haklı bir ayrıcalığa ulaşmıştır.
Hakikat arayışı, ölümsüzlük ve sonsuzluk arzusu gibi insanı kendi ötesine taşıyan manevî yönelişler, materyalist anlayışın sınırlı imkanları ve yozlaştırıcı etkileri karşısında değerler ve fonksiyonlarını büyük ölçüde kaybetmiştir. Hayatı bizzat yaşanan gerçeklik ile sınırlamayı yeğlediği
için Batı modern toplumlarında dinî-ahlâkî sorumluluk, bireylerin vicdanlarından büyük ölçüde soyutlanarak kiliselere hapsedilmiştir. Oysa, öteden beri gerek kendi içinde yaşadığı çatışmalar nedeniyle; gerekse her geçen gün kaybettiği doğal dinî üyeliklerinden ötürü mevcut durumuyla kilise
hizmetleri, toplumda belirleyici ve yol gösterici ahlâk ilkelerini yeniden yaşanır hale getirecek güç ve yetkinlikten oldukça uzak görünmektedir.
Modernite ile birlikte ortaya çıkan “değer kaybı”, doğal olarak sunî değerleri de gündeme getirmiştir. Dinî bağlılıklarla güvenlik duygusunu destekleyen modern çağ öncesi insanına karşılık günümüz insanı, bu eksikliği telafi etmek üzere durmadan ilerleme, yarışma, rekabet, daha çok tüketmek için daha çok üretme...
gibi gerçekte varoluş amacını saptıran ve değerini düşüren birtakım yaklaşımları yücelterek hareket noktası olarak benimsemiştir.
Değer kaybı noktasında ortaya çıkan erozyon, aslında insanın tüm ilişki boyutlarını etkilemiş durumdadır. Modern dönem öncesi (premodern) insanı ile günümüz insanı arasında kaba bir karşılaştırma yapıldığında, bireysel yönelişler açısından köklü değişmelerin meydana geldiği gözlemlenebilir: Her şeyden önce anlamlı bir hayata kavuşmaya yönelik çabaların ulaştığı başarı açısından ilk kuşaklar ile son kuşaklar arasında küçümsenemeyecek düzeyde önemli
farklılıklar söz konusudur. Belirli bir toplumsal geleneğe bağlı ve büyük ölçüde teslimiyetçi bir anlayışa sahip modern dönem öncesi toplumların insanı, tabiat şartları ve hayatın acımasızlığı karşısında, yaşadığı bunca sorunlara rağmen huzurluydu. Çok basit görünse bile, kendisini hayata bağlayan amaçları vardı; hedeflerini belirleyebiliyor ve günümüzde olduğunun tersine zorluklar karşısında ayakta durabiliyor, yılmıyordu. Üstesinden gelemediği pek çok
sorununu -nihai noktada- içtenlikle güvendiği; kutsallık atfettiği ilâhi bir güce havale etmekle tatmin bulabiliyordu. Bu anlamda premodern insan, zihnini veya ruhunu rahatsız eden her sorununu, kendi sınırlı kapasitesi dahilinde çözmek gibi bir zorunluluk ve endişe taşımıyordu. Ona göre insan yapabildiğini yapmalıydı; sınırlılıklarını ve imkanlarını belirleyen toplumsal kurallara uymakla yetinmeliydi. Onun için hayat kısaca bundan ibaretti.
Geçmiş kuşakların hayatı değerlendirme konusunda basit fakat önemli avantajları vardı. Gelenekler, onların nasıl bir hayat tarzı izleyeceklerine dair hazır argümanlar sunabiliyordu. Bu anlamda gelenekler, hem hayatı kurmaya yönelten yol işaretleri olarak, hem de toplumsal sürekliliği korumaya yönelten kontrol mekanizmaları olarak yeniden düzenleyici bir fonksiyon icra ediyordu. Buna karşılık çağımız insanı, modern hayatın gittikçe farklılaşan,
çeşitlenen ve dolayısıyla karmaşıklaşan yapısında, yolunu tek başına çizmek ve ortaya çıkan sorunları tek başına göğüslemek zorundadır.
- Anlamsızlık ve Başarısızlık
Konu ile ilgili California Üniversitesi’ne bağlı olarak gerçekleştirilen bir araştırmaya göre yeni kuşak, eski kuşaklara göre anlamsızlık duygusunu daha yoğun yaşamaktadır. Bu netice, geleneklerin çöküşünün yeni kuşaklarda anlamsızlık ve amaçsızlık duygularına yol açtığı şeklindeki araştırmanın varsayımını doğrulamıştır. Washington, Bellevue’deki Doğu Yakası Ruh Sağlığı Merkezi’ne yardım talebiyle başvuranlar arasında 30 yaş öncesi gruptakilerin
daha fazla anlamsızlık ve amaçsızlık hissetmeleri, yukarıdaki neticeyi desteklemektedir.
Tarım ve hayvancılığın en temel uğraş olarak belirdiği eski toplumların insanları, hayatın anlamına yönelik sorular sorma ihtiyacı duymuyorlardı. Çünkü onlar, hayatın somut problemleri ile uğraşır ve geleneksel düzenin kısıtlayıcı fakat bir o kadar da koruyucu yapısını, kaderleri olarak benimsiyorlardı. Bu büyük ölçüde kabullenici eğilimleri nedeniyle onlar, çağımız insanının tabiattan ve yaşanan gerçeklikten kopma sonucunda ortaya çıkan ve
gittikçe büyüyen boşluğu tanımıyorlardı. Evrendeki kozmik hiyerarşık düzenin geleneksel toplumdaki yansımaları, insanları belirli bir bağlam içerisine sıkıştırarak sınırlıyordu. Ancak, bu sınırlama onlara aynı zamanda anlam kazandırıyordu: Çevrede yer alan varlıklara sadece insanın tasarıları için
potansiyel hammaddeler ya da araçlar gözüyle bakılmıyordu. Onların “Varoluş Zinciri”nde belirli anlam ve amaçları söz konusuydu. Örneğin kartal sadece bir kuş değil, hayvanlar aleminde bir “kral” olarak algılanıyordu. Aynı şekilde gelenekler, ritüeller ve toplumsal normlar, araç olmaktan öte bir anlam taşıyordu. İnsanlar, psikolojik bir vakıa olarak varoluş bütününden uzaklaşıp özgürlük kazandıkça, başka tutsaklıklar geliştirmiştir. Modern dünyada
bireylerin artık daha yüksek amaçları, uğrunda kendilerini feda edebilecek idealleri kalmamıştır. Amaçları, bireysel sınırlar içerisinde sıkışmıştır. Kendi yaşamları üzerinde yoğunlaştıkça geniş görüş açılarını kaybetmişlerdir. Böylece modern çağda hayat, daralmış, tatsızlaşmış ve huzur kaynağı olma niteliğini önemli derecede yitirmiştir.
Modern gelişmeler, insanın hayatını kolaylaştıracak sayısız imkanlar sağlamıştır. Ancak evde, işte ve eğlence hayatında gittikçe yaygınlık kazanan otomasyon, her ne kadar daha az güç harcayarak daha fazla iş başarma noktasında insana eşsiz fırsatlar sunduysa da, yarattığı boş zamanla yeni birtakım sorunlara yol açmıştır. İnsanların önemli bir kısmı, boşalan vakitlerini nasıl dolduracaklarını bilememenin şaşkınlığı içerisinde çaresizliğe
sürüklenmiştir. Sanayi inkılabı öncesinde savunulan söylemlerin aksine teknolojik gelişmeler, insanı daha mutlu edememiştir. Zira teknoloji, hayatı zenginleştirdiği ölçüde doyumsuzluğu da kamçılamış ve netice olarak insanları ya bunalıma, ya da salt zevk arayışına sürüklemiştir.
Diğer taraftan sözü edilen hızlı gelişmeler, hayatı sürdürmeye yönelik mücadeleci yeteneklerin körelmesine de neden olmuştur. Modern insan, hiçbir çaba göstermeden sadece parasal harcamayla arzularını gerçekleştirebilecek imkanlara kavuşmuştur. Bu noktaya işaret eden Amerikalı Jerry Mandel’in tespiti ilginçtir. Mandel şöyle der: “Teknoloji bizi yaşama becerilerinden yoksun bırakmıştır. Bu nedenle kişinin kendi başına çaba harcamaksızın yaşamını
garanti eden bir refah sistemi geliştirdik. Ülkedeki tüm nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için işgücünün sadece % 15’inin yeterli olduğu bir yerde başlıca iki sorunla karşı karşıya geliriz: Hangi % 15 çalışacak ve diğerleri (çalışmayan % 85), boşluktan doğan anlam kaybıyla nasıl başa çıkacaklardır?”
Modernitenin temel çıkmazlarından bir diğeri, geçmiş kuşakların aksine günümüz kuşaklarında amaç ve hedefin, her koşulda başarıya bağlanmasıdır. Günümüzde çoğu insanın hayata karşı vermiş olduğu mücadelenin ardında, aç kalma veya can güvenliği korkusundan çok çevresindeki bireylerden daha fazla başarıya ulaşamama; daha popüler olamama ihtimal ve kaygısıdır. Sosyo-ekonomik açıdan varlıklı olarak tanımlanabilecek pek çok insanın en büyük handikabı,
statü kaybından doğabilecek aşağılanmışlık duygusudur.
Liberalizmin etkisi altında sunî ihtiyaçlarla güdülenen insanlar, daha fazla para, mal ve şöhret kazanmaya endeksli dış başarıyı elde etmek uğruna, uyumlu ve üretken bir kişilik için hayatî öneme sahip iç başarıyı ihmal etmektedirler. Oysa bu ihmal, bir taraftan kimlik gelişiminde temel
yapı taşları arasında sayılan kendine güven duygusunu baltalarken diğer taraftan da öz girişimciliği engelleyen “kendi olmama” ya da “başkalarına göre yaşama” şeklinde ifade edebileceğimiz uyuşumcu/uymacı (konformist) bir kişilik yapılanmasına yol açmaktadır.
Başarı, anlamlı bir eylem sonucunda yan ürün olarak ortaya çıkması gerekirken doğrudan niyetlenip hedeflendiği zaman, hırsa dayalı haksız rekabeti de beraberinde getirir. Doğal olarak bu tarz bir rekabet duygusu, yapısında inatçılık, doyumsuzluk, çekemezlik, düşmanlık vb. insanlar-arası ilişkileri olumsuz yönde etkileyen çok sayıda eğilimi birlikte barındırır.
Böyle bir tutumla hareket eden bireyler, çevresindekileri rakip görmekten doğan bir anlayışla, her an yenilgiye uğrayacağı ve yarışmayı kaybedeceği endişesini taşırlar. Bu nedenle hayat onlar için çoğu zaman anlamsız bir mücadele alanından başka bir şey ifade etmez.
- Uyumsuzluk ve Yalnızlık
Özellikle son onlu yıllarda bireysel ve toplumsal istikrarı tehdit eden hızlı değişmeler, beklenilenin aksine hayatı daha çekilmez yapmış, çözülmez bir kısırdöngüye mahkum etmiştir. Bu noktada uyumsuzluk, en fazla dikkat çeken sorunlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne kadar değişmeye açık olursa olsun insanda yenilikleri benimseme kapasitesi sınırlıdır ve belirli bir adaptasyon süreci gerektirir. Yeni değişiklikleri özümsemede önceki
benzer tecrübelerin önemli bir fonksiyonu söz konusudur. Ancak günümüzün istikrardan uzak anlık değişmeleri, “benzerlik”, “değişmezlik” vb. kavramlarla ifade edilen idrak süreçlerini olumsuz etkilediği kadar, duygusal yaşantıda da çalkantılara yol açmaktadır. Doğal olarak bu denli karmaşık bir örüntü, çoğunlukla stres kaynaklı birçok psikolojik uyum sorunlarını gündeme getirmektedir.
Yapılan araştırmalar açık olarak göstermektedir ki, bireysel boyutta ortaya çıkan uyum problemleri, sadece psikolojik/ruhsal sorunlara yol açmakla kalmamaktadır. Bundan başka, “psiko-somatik” hastalıklar olarak ülserden hipertansiyona, kalp ve damar rahatsızlıklarına, nedeni belirsiz ağrılara, yorgunluk ve halsizliğe kadar pek çok fizyolojik/bedensel hastalıklara da kaynaklık etmektedir.
Büyük ölçüde psikolojik nedenlerden ötürü birbirinden farklı görüntüler altında ortaya çıkan bu ve benzeri rahatsızlıklar, ancak ruhsal temellerine inilerek yapılacak psikolojik sağaltımla tedavi edilebilir.
Modern çağ insanının en önemli sorunlarından bir diğeri, daha mutlu bir yaşam adına ortaya koyduğu bunca çabayla nereye ulaşacağını kesin olarak bilememesidir. Bu belirsizliğe paralel olarak gelişen güvensizlik duygusu, girişimci potansiyellerini engelleyerek onu, gittikçe yaygınlık kazanan
yalnızlığa sürüklemiştir.
Öyle görülüyor ki günümüzde insanların büyük bir kısmı, güvenebileceği ya da kendini adayabileceği dayanaklarını kaybetmiş olarak, her an kayabilecek bir zemin üzerinde varoluşlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Çevrelerinden korktukları kadar kendilerinden de korkar bir tabiata bürünen insanlar,
daralan ilişkilerle birlikte kalabalık toplumların içinde bile daha tek başına kalmış, daha bir yalnızlaşmışlardır. Batı’da yalnızlığı ele alan yayınların çokluğu, bu sorunun tipik bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Konu ile ilgili Almanya’da gerçekleştirilen bir araştırmaya göre 1950’li yıllarda tek başına yaşayanların sayısı 3.2 milyon iken 1996’da bu sayı, 12.7 milyona ulaşmıştır. Sözü edilen araştırmada ayrıca, 90 yıl öncesinde aile başına düşen ortalama çocuk sayısının 5, aynı evde yaşayanların sayısının 4-5 kişi ve boşanma oranının % 2 bulunmasına karşın; son yıllarda aile başına düşen ortalama çocuk sayısının 1-2’ye, aynı evde yaşayanların sayısının
2-3’e düştüğü; boşanma oranının ise, % 35’lere ulaştığı tespit edilmiştir. Karşılaştırmalı bir araştırmaya göre sosyal psikologlar, “UCLA Yalnızlık Ölçeği”ni 1982-83 yıllarında, 1976 yılına göre daha sık kullanmışlardır. Yalnızlığın boyutlarını tespit etmek üzere hazırlanan bu ölçeğin geliştirilerek
sonraki yıllarda Brezilya, Kanada, İran, Japonya, Portoriko, Hollanda, Batı Almanya ve ülkemiz de dahil olmak üzere daha pek çok ülkede yaygın olarak kullanılması, yalnızlığın gelişmiş ülkelerin sorunu olmasının ötesinde, gelişmekte olan ülkeler için de büyük bir problem teşkil ettiğini göstermektedir.
Bu bulgu, yalnızlaşmadaki artışın sadece ekonomik bağımsızlık ya da sosyal refahta yükselme gibi maddî gelişmelere bağlı değerlendirilemez. Aksine, söz konusu artışta sosyo-kültürel değerlerde ortaya çıkan kayıpların ve yozlaşmaların da önemli katkıları olmalıdır.
Özellikle endüstri toplumlarında, yalnızlık duygusunu telafi edebilecek imkanlar sınırlıdır. Geniş aile yapısı bozulmuş, dayanışmayı ön planda tutan geleneksel birliktelikler kaybolmuştur. Sosyo-ekonomik kazanımlar, unvan ve statü, yalnızlığı yenmede yetersiz kalmıştır. Başkalarında bulunmayan şeylere sahip olma duygusundan doğan rahatlık, aslında benliği şişiren bir yanılsamadan ibarettir. Bu yanılsama içerisinde insanlar, ev-iş-eğlence hayatı
üçlüsü arasında sürekli değiştirdikleri maskeleriyle en üstün ve en güçlü olma çabasını sürdürmektedirler.
Diğer taraftan yalnızlık duygusunu engelleme veya yenme noktasında birinci derecede rol oynayan sevgi, sorumluluk, dayanışma, fedakârlık... gibi beraberliği ifade eden unsurlar, modern insan için tahammülü zor birer yük olarak algılanır hale gelmiştir. Böyle bir algının etkisi altında yalnızlığı seçmekle daha huzurlu bir hayata ulaşmayı hedeflerken çoğu zaman farkında olmadan egoizme sürüklenmektedirler. Dolayısıyla iyiye yönelik beklentilerle
kurulmaya çalışılan yaşam tarzı, yanlış bir yorum üzerine bina edilmektedir.
- Kendine Yabancılaşma ve Kaygı
Psikolojik anlamda yalnızlık, “kendine yabancılaşma” kavramı altında ifade bulan kopukluk, ilişkisizlik, duygusal donukluk, egoizm... gibi iletişim ve ilişkiyi olumsuz yönde etkileyen pek çok eğilimi destekler. Sahip oldukları eşyaya henüz alışamadan yenisini arzulayan insanların yaşadığı
modern toplumlarda, ilişkilerin eskime süresi hızla kısalmaktadır. Endüstrileşme ve teknolojinin ön plana çıkardığı bireyselleşme ve ben merkezcilik, ilişkilerde çözülmeye, bıkkınlığa ve dolayısıyla bireyin hem kendine hem de sosyal çevresine yabancılaşmasına yol açmıştır. Böyle bir toplumsal oluşumda bireyin yalnızlığa düşmesi, çoğu zaman kaçınılmazdır.
Daha iyi şartlarda özgürce yaşamaya yönelik arayışında tabiatla olan uyumlu beraberliğinden kopan insan, terk ettiği beraberliğin yerine geçebilecek ve hayatını anlamlandıracak bir başka ilişki örüntüsü bulamadığı gibi, koptuğu tabiata da geri dönememiştir. 1960’lı yıllarda eski ile yeni arasındaki farklılıkların gün geçtikçe azalacağına, bu çerçevede kitle-iletişim ve ulaşım araçları vasıtasıyla toplumların ortak bir kültüre ve entegrasyona
ulaşacaklarına dair bir inanç ve umut gelişmişti. Ancak, çağdaşlaşmanın getirdiği hızlı değişme ve uyumsuzluklar, bu inancın sarsılmasına neden olmuştur. Özellikle gelişmekte olan toplumlar, millî kimliklerini kaybetmekle karşı karşıya gelmişlerdir. Kültürel dejenerasyona paralel olarak millî
kimliklerde ortaya çıkan çatışmalar, bireysel hayatta kendine yabancılaşma ile ifade bulur. Böyle bir durum, kişisel potansiyellerin ortaya çıkmasını engellediği kadar, mevcut yeteneklerin gelişmesini de olumsuz yönde etkilemektedir.
Teknoloji çağından beklenilenin aksine insanlar, yaşam kalitesi noktasında derin bir düş kırıklığına uğramışlardır. Her an yüz yüze geldikleri problemlerin ağır yükü altında ezilerek bir taraftan yaşadıkları anı, diğer taraftan da de geleceklerini kurban etmektedirler. Modern insan, “Ben kimim, ne bekliyorum, nereye doğru gidiyorum, beni ne bekliyor...” gibi cevaplamada güçlük çektiği varoluşsal sorular altında ezilmektedir.
Kaynak itibari ile bu neticede, daha önce hiç görülmedik boyutta kitleleri etkileyen askerî, siyasî, ekonomik ve kültürel problemlerin önemli etkileri olmuştur. Fakat asıl sorun, geleceğe yönelik iyimserliğin ve umudun yerini, kaygının almasıdır. Kaygı ile savaşmak son derece güçtür. Zira kaygıda
korkunun konusu, belirsiz ve soyuttur.
Tabiatı gereği, geçmişin mirasını antropolojik bir dayanak olarak kullanan bireyin asıl yönelmişliği geleceğedir. Günümüzde bireyin hayatla kurduğu ilişkiye “gelecek” açısından bakıldığında, hakim unsurun kaygı olduğu görülür. Diğer taraftan, son onlu yıllara kadar gözlemlenebilen umut-umutsuzluk dengesinin, umutsuzluk lehine değiştiği; canlılığını koruyan iyimserliğin ise, gittikçe zayıflayarak yerini kötümserliğe bıraktığı gözlemlenmektedir.
Geçmiş dönemlerde bilimsel-teknolojik gelişmeler, geleceğe yönelik umudu tazelerken, günümüzde bu tarz gelişmeler, korkuları beraberinde sürüklemektedir (atom teknolojisi, gen araştırmaları...). Netice olarak modern insan, daha rahat bir hayat adına yarattığı ve kendi kontrolünde tuttuğu gücün kontrolü altına girecek kadar zayıflamış, belirleyici konumunu önemli ölçüde kaybetmiştir.
Erol Güngör’ün özellikle dikkat çektiği bir husus olarak modernizmin insan hayatına eklediği asıl sorun, çözüm olarak sunduğu noktalarda başarısız kalması değil, başarısızlıklarını telafi etmeye yarayacak vasıtaları ortadan kaldırmasıdır. Bu noktada şu açıklamayı yapar: “Modern insanın ıstırapları göğüslemek için kullanabileceği bir izah sistemi yoktur. Niçin acı çekiyoruz; niçin bazı insanlar varlıklı, bazıları sefalet içindedir; niçin bazı
insanlar istedikleri her şeye sahip olabildikleri halde içlerini kemiren bir acıdan kurtulamazlar; hangi hedefler insanı mutlu kılar, hangileri bedbaht eder; bütün bu üzüntüler, acı ve ıstıraplar sonucunda nereye varacağız? Modernizm bunlara ve benzeri sorulara sadece şu cevabı veriyor: İnsanın isteklerine hudut yoktur; İnsan kendine haz veren şeyleri elde etmek ve elem verenlerden kaçınmak için çalışır; en mutlu insan isteklerinin en çoğuna sahip olan
insandır. Bu cevap, şekil bakımından doğru görünmekle birlikte gerçeklik değeri bakımından önemli bir kusur taşıyor. İnsan isteklerini tatmin ettiği ölçüde mutlu olur, fakat modernizm (veya modern hayat) onun isteklerinin ancak pek azını ve sadece bazı insanlar için karşılayabilmektedir. Üstelik onun yarattığı isteklerin daha ziyade sahte istekler olduğu anlaşılıyor.”
Modernist hareketlerin günümüze kadar uzanan tarihsel süreci incelendiğinde, kaba bir genelleme ile maddî ilerlemenin toplumların huzuru ve istikrarı için yeterli olamadığı; arzu ve isteklerin doyuruldukça aslında tatmin bulmadığı, aksine daha da arttığı ve neticede insanların, anlamsızlığa sürükleyen yıpratıcı bir yarış süreci yaşadığı tespit edilebilir. Modern kazanımların pek çoğu, amaçlananın ve beklenenin tersine insan hayatını daha çekilmez
kılmaktadır. Teknolojik yeniliklerin hemen hepsi, tabiatı bozacak yan ürünleri de beraberinde getirmektedir.
- Sonuç
Modern insanın öteden beri umutla beklediği mutluluğa yeniden kavuşması, kaybettiklerini yeniden kazanmaya; geçmişte bütün insanlığa huzur veren sosyo-kültürel temellerine dönerek koşullar çerçevesinde yeniden yapılanmaya bağlıdır. Bu yapılanmada destek noktaları, toplumsal değerlerin canlılığını koruyabildiği manevî içeriklerden yoksun olmamalıdır.
Pozitivist-seküler hareketlerin ortaya çıktığı yıllardan itibaren özellikle sanayi toplumları, kendine yetebilmenin verdiği yanılsamalı aşırı güvenin etkisiyle manevî değerlerden bağımsız bir hayat modeli oluşturmaya çalışmışlardır. Ancak, geçen zamanla birlikte yeni sosyal hareketler incelendiğinde, “ideal yeryüzü cenneti” kurma çabalarında -değerlerin en güçlü kaynağı olarak- dinin bir kopyası gözükür. Günümüzde en yaygın söylemler haline gelen
birlikte yaşama, hoşgörü, savaş aleyhtarlığı, iş ahlâkı, emek hakkı, verimlilik, üretkenlik vb. hususlar, aynı zamanda dinlerin ortak söylemleri arasında yer almaktadır. Antropolojik gerçeklik göz önünde bulundurulduğunda, sözü edilen yeni yaklaşımları değer-kültür ayrılmazlığının doğal yansımaları
olarak değerlendirmek isabetli olur. Günümüze dek yaşadığı bilinen hiçbir toplumda salt din-dışı bir medeniyete rastlanmaması, bu değerlendirmeyi desteklemektedir.
Modernitenin yıpratıcı etkileri karşısında günümüzde insanların çoğunluğu, kısmen tepkiyi, kısmen de kaçışı ifade eden davranışlarla eskiye ait bir takım inanç, değer, örf ve gelenekleri yeniden canlandırma çabasına girdikleri tespit edilmektedir. Bu çerçevede geçmiş topluluklarda terkedilmiş çoğu batıl inançlara dayalı büyücülük, tarikat ve cemaat bağlılıkları vb. oluşumlar yükselen değerler haline gelmiştir. Gerçekte derin bir varoluşsal
ihtiyaca işaret eden bu dönüşümü geçmişe özlem, nostalji vb. yüzeysel bir takım kavramlarla açıklamak mümkün değildir.
Post-modern yaklaşımlara açık günümüz modern toplumları, kaybettikleri huzurun arayışındadır. Bu huzur, geçmiş toplumlarda büyük ölçüde manevî değerlerin hüküm sürdüğü bir muhtevaya sahiptir. Bir vakıa olarak evrensellikleri gereği değerler, tamamıyla yok olmaz. Ancak geçerliliklerini ve etki güçlerini kaybedebilir. Modern insan geleceğini kurarken, üzeri küllenmiş değerlerini yeniden ortaya çıkarmak; kişisel ve toplumsal kazanımlarını insan
onuruna yaraşır ölçüler çerçevesinde yeniden yapılandırmak zorundadır. Zira bu zorunluluk, günümüz koşulları altında kişisel ve toplumsal huzur için, kaçınılmaz olarak ön plana çıkan özel bir nitelik kazanmıştır
BİBLİYOGRAFYA
BOLAY, Hayri, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, 8. Baskı, Akçağ Yay., Ankara 1999
ZIPF, Michael, “Zwischen Kind und Karriere”, Deutschland, S. 4, Frankfurt 2001, (18-24)
Bkz. Bolay, Hayri, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, 8. Baskı, Akçağ Yay., Ankara 1999, “Modernizm” md.
|