|
Çok saygıdeğer hemşerilerim,
Sanal alemde de olsa aranızda olmaktan, ortak bilgi, duygu, hatıra vb. şeyleri paylaşmaktan büyük bir memnuniyet duyduğumu köşemizdeki bu ilk karşılaşmamızda dile getirmek isterim. İzleyen zaman diliminde paylaşabileceğimiz daha pek çok konumuz olacağını umuyorum. İlk yazımızı köşemizin adına ayırmanın uygun olacağını
düşünüyorum:
“ İnsan ve Anlam Arayışı”
İnsan hayatını konu edinen tüm disiplinler, varlığı anlamlandırma çabasının ve hakikat arayışının insanla birlikte doğduğu hususunda birleşmektedirler. Bu köklü eğilim, insanın ayrılmaz bir yönünü teşkil eder. Ruhun derinliklerinden kaynaklanan hayatı anlama ve anlamlandırma ihtiyacı, ilk insanda olduğu kadar günümüzün
modern insanında da etkisini güçlü bir şekilde hissettirmeye devam etmektedir. Varlığı anlamlandırma ve dolayısıyla olayları kontrol altına alma eğilimi, kuşkusuz insanı diğer canlılardan ayıran en temel niteliklerden birisidir. İnsan, bu eşsiz ayrıcalığıyla hayatı bir bütün halinde kucaklar.
Hakikati arama ve anlamlı bir hayata kavuşmaya yönelik çabaların ulaştığı başarı açısından ilk kuşaklar ile son kuşaklar arasında kesin çizgilerle ayrılmış derin farklılıklar söz konusudur: Belirli bir toplumsal geleneğe bağlı ve büyük ölçüde teslimiyetçi bir anlayışa sahip geçmiş toplumların insanı, zor tabiat
şartları ve hayatın çeşitli sıkıntıları karşısında yaşadığı bunca sorunlara rağmen huzurluydu. Çok basit görünse bile, kendisini hayata bağlayan bazı amaçları vardı. Hedeflerini belirleyebiliyor ve günümüzde olduğunun tersine zorluklar karşısında ayakta durabiliyor, yılmıyordu. Üstesinden gelemediği pek çok sorununu -nihaî noktada- içtenlikle güvendiği; kutsallık atfettiği ilâhi bir güce havale etmekle tatmin bulabiliyordu. Bu anlamda geçmişin insan,
zihnini ya da ruhunu rahatsız eden problemlerin her birini kendi sınırlı kapasitesi dahilinde çözmek gibi bir zorunluluk ve endişe taşımıyordu. Ona göre insan yapabildiğini yapmalıydı; gücünü, sınırlılık ve imkanlarını belirleyen toplumsal kurallara uymakla yetinmeliydi. Onun için hayat kısaca bundan ibaretti.
Zihinsel ve ruhsal yapıda meydana gelen evrime bağlı pek çok farklılaşmaya maruz kalmasına rağmen, bu tarz teslimiyetçi-geleneksel anlayış, büyük ölçüde maneviyattan ve dinden güç alıyordu. Ancak, insanı insan yapan başka birçok değer gibi bu anlayış da, maneviyatın akılcılığa kurban edildiği
modern asrımızda gücünü ve önemini büyük ölçüde kaybetmiş görünmektedir. Sosyo-kültürel değerleri dikkate almayan ideolojik yaklaşımlar, maneviyatı dışlamakla veya ikinci plana itmekle modern insanı, bir taraftan tek başına asla aşamayacağı bir yığın sorunla karşı karşıya bırakırken; diğer taraftan hem kendine hem de çevresine yabancılaşmasına, yalnızlaşmasına ve netice olarak çaresiz kalmasına neden olmuştur.
Modern hayat, günümüz insanının geleceğine endişe ve korku yüklemiş, umutsuzluğu körüklemiştir. Hayata meydan okuma iddiasına rağmen günümüz insanı, kendisinin ürettiği endişe ve korkuyla baş edemediği için büyük bir şaşkınlık yaşamaktadır. Zenginlik, rahatlık ve gittikçe artan teknolojik imkanlar, güvensizlik,
umutsuzluk, yetersizlik, doyumsuzluk gibi insanı içten içe kemirip yıpratan pek çok olumsuz duyguyu beslemiştir. Geothe'nin “çağırdığım ruhlardan artık kurtulamıyorum” sözüne uygun düşecek tarzda modern insan, başlangıçta kendi kontrolünde tuttuğu gücün kontrolü altına girecek kadar zayıflamış, yok olmakla karşı karşıya gelmiştir.
En güçlü, en çağdaş ya da en ileri olmak adına sayısız gelişmelere imza atan günümüz modern toplumları, ulaştıkları nokta itibariyle aslında kaybettikleri huzurun arayışındadırlar. Kuşkusuz tarihsel geçmişlerinde yaşadıkları bu huzur, büyük ölçüde manevî değerlerin hüküm sürdüğü bir muhtevaya sahipti. Geçmişten
geleceğe uzanan köklü yapıları gereği dini-manevi değerler, tümüyle yok olmaz. Ancak, uygulama imkanı bulamadıkları ölçüde etkinliklerini ve yaptırım güçlerini kaybedebilirler. Modern insan, geleceğini inşa ederken sosyo-kültürel arka planını onuruna yaraşır ölçüler çerçevesinde yeniden gözden geçirmek ve orada bulacağı asil yapı taşlarını, hakkettikleri yerlere yerleştirmek zorundadır. Zira, esasen üzeri küllenmiş dini-manevi değerlerini yeniden gün
yüzüne çıkarmayı ifade eden bu zorunluluk, çağımızın karmaşık koşulları altında kalıcı huzur tesisi için, “olmazsa olmaz” tarzda özel bir ciddilik kazanmıştır. Doğal olarak İslam ülkelerinin bu süreçteki sorumluluğu, kat kat fazla olacaktır.
Sonraki yazılarımızda yeniden buluşmak dileğiyle… |